Bahçe

image

Filmin Künyesi:

BAHÇE | THE GARDEN | ZAHRADA | Yönetmen: Martin Šulík / Senarist: Otec, Ondrej Sulaj, Martin Šulík / Oyuncular: Roman Luknár (Jakub), Zuzana Sulajová (Helena), Jana Svandová (Tereza), Marián Labuda (Otec) / Slovakya / 1995 / Renkli / 99´

Sinopsis:

Genç Jakub hayatından memnun değil; işi onu tatmin etmiyor, evli bir kadınla olan ilişkisini de yürütemiyor, hiç geçinemediği babasıyla da bir apartman dairesi paylaşmak zorunda. Kendisini çevreleyen boz gerçeklikte kaçmak için Jakup kısa bir süreliğine büyükbabasının köydeki eski evine taşınmaya karar veriyor. Buradayken büyükbabasının günlüğünü buluyor, bu da yalın ve unutulmuş bir dünyanın büyüsünü keşfetmesini sağlıyor: erik likörü yapmayı, ekmek pişirmeyi, büyük bahçenin çimlerini biçmeyi öğreniyor; gizemli üç adam onu ziyaret ediyor, bilinmezliklerle dolu ve son derece ilginç bir kız olan Helen’la tanışıyor. Kısa tatili gittikçe uzuyor ve Jakup daha farkına bile varamadan hayatı köklü bir değişime uğruyor.

Not: Yukarıdaki paragraf Pera Müzesi sayfasından alınmıştır.

Öylesine

  • Filmi genel anlamda beğendim. Enteresan bir film olmuş.
  • Filmde ara ara kullanılan müziği beğendim.
  • Luis Bunuel’in gerçeküstücülüğü ile Ingmar Bergman’ın ruhüstücülüğü birleşimi bir film olmuş.
  • Film bir ağaçtan kopup düşen bir dal ile başlıyor. Jakub’un hayatı da bu dal gibi bir “kopukluk” içinde. Babası ile olan ilişkisi, evli Tereza ile olan şehvet macerası, okuldaki öğretmenlik işi vb. Büyükbabanın köydeki evinde bile ilk başlarda Jakub’un el/adım attığı her yerde bir sıkıntı oluşuyor.
  • Büyükbabanın ters şekilde yazılmış günlüğü fikrini oldukça iyi buldum. Jakub yazılanları bir ayna yardımı ile okuyabiliyor. Bu ayna onun kendi iç dünyasını keşfetmesini sağlıyor bir bakıma.
  • Jakub’un babası filme oldukça renk katmış.
  • Jakub’un hayatındaki iki kadının (Tereza ve Helena) temsil ettiği karakterler “Arzunun Şu Karanlık Nesnesi” (Yönetmen: Luis Bunuel) filmindeki iki farklı Conchita (Carole Bouquet, Ángela Molina) karakterini anımsatıyor.
  • “Arzunun Şu Karanlık Bahçesi”

İsmail’in Hayaletleri

image

Filmin Künyesi:

İSMAİL’İN HAYALETLERİ | ISMAEL’S GHOSTS | Yönetmen: Arnaud Desplechin / Senarist: Arnaud Desplechin, Léa Mysius, Julie Peyr / Oyuncular: Mathieu Amalric (Ismaël Vuillard), Marion Cotillard (Carlotta Bloom), Charlotte Gainsbourg (Sylvia), Louis Garrel (Ivan Dedalus), Alba Rohrwacher (Arielle / Faunia), László Szabó (Henri Bloom),  Hippolyte Girardot (Zwy) / Fransa / 2017 / Renkli / 114´

Sinopsis:

Yeni filminin hazırlıklarıyla meşgul olan İsmail (Mathieu Amalric), hayatına kısa zaman önce giren Sylvia (Charlotte Gainsbourg) ile şehirden uzakta sakin bir hayat yaşamaktadır. Ancak çok vakit geçmeden sorunlar baş gösterir. Yazılarında tıkanmaya başlayan İsmail, daha sonra 20 yıl öncesinde bıraktığı bir hayaletin çıkagelmesiyle sarsılır. Yıllar önce habersizce çekip giden karısı Carlotta (Marion Cotillard), geri dönmüştür. İsmail iki kadının arasında gelgitler yaşarken, filmi de tamamlamanın yollarını aramaya başlar. Fransa’nın yıldızlarından oluşan kadrosu ile dikkat çeken yapım aynı zamanda bu seneki Cannes Film Festivali’nin açılış filmiydi.

Not: Yukarıdaki paragraf Başka Sinema sayfasından alınmıştır.

Öylesine

  • Genel anlamda filmi beğendim.
  • Oyunculuklar ve diyaloglar başarılı.
  • Filmin görsel tonlaması ve renk kullanımı iyi bir seviyede.
  • Film güçlü bir giriş yapıyor fakat Carlotta’nın dönüşü sonrasında bu gücü devam ettiremiyor. İsmail’in kendi filmini tamamlamaya dair yaşadığı tıkanıklık filmin kendisinde de baş gösteriyor.
  • İsmail (Damat) ile kayınpederi (Baba)  Henri Bloom arasındaki ilişki ve Carlotta Bloom’un (Kız) buradaki konumu “Aynanın İçinden” (Yönetmen: Ingmar Bergman) filminde benzer rollerde yer alan Martin (Max Von Sydow, Damat), David (Gunnar Björnstrand, Baba), Karin (Harriet Andersson, Kız) arasındaki ilişkiyi hatırlattı.
  • Filmde farklı karakterlerden zaman zaman duyduğumuz bir replik var “Ben yaşlı biriyim”. Aradan 20 yılı aşkın bir süre geçince herkes bir nebze yaşlanmış oluyor haliyle.
  • Sylvia’nın filmin sonlarına doğru engelli kardeşi ile ilgili yaşadığı duruma dair paylaştığı duygular/cümleler güzeldi.
  • “İsmail’in Kadınları”
  • “Hayaletlerim, Aşkım ve Sen”

Taş

image

Filmin Künyesi:

TAŞ | THE STONE | Yönetmen: Orhan Eskiköy / Senarist: Orhan Eskiköy / Oyuncular: Muhammet Uzuner (Ekber), Jale Arıkan (Emete), Ahmet Varlı (Selim), Beste Kökdemir (Suna), Saygın Soysal (Memur) / Türkiye / 2017 / Siyah-Beyaz / 90´

Sinopsis:

Çocukken geçirdiği bir kaza sonucu bazı zihinsel yetilerini kaybetmiş olan Selim, onu kaldığı devlet yurduna götürmek isteyen Memur adında birinden kaçarken bir evin kapısının önünde yorgunluktan bayılır. Emete, kapıda yatan kişinin, yıllar önce kaybolan oğlu Hasan olduğunu düşünür. Bundan öyle emindir ki, kocasıyla kızını da buna inandırır. Selim’in ansızın kapılarında belirmesi, evin içindeki buzları çözmüş, aileyi yeniden hayatın içine çekmiştir. Selim, uyandığında kendisini Selim olarak tanıtır, ama Emete, oğlunun sırtındaki yarayı ve konuşma bozukluğunu sebep göstererek, bu kişinin Hasan olduğunda ısrar eder. Selim köyden ayrılmak ister fakat Memur hâlâ onun peşindedir, üstelik köylüleri ona karşı kışkırtmaya çalışmaktadır.

Not: Yukarıdaki paragraf İKSV sayfasından alınmıştır.

Öylesine

  • Güzel bir film olmuş.
  • Oyunculuklar başarılı.
  • Senaryo güçsüz kalmış ve zaaflar var.
  • Memur ile Ekber arasındaki ilişki “Yedinci Mühür” (Yönetmen: Ingmar Bergman) filmindeki Ölüm (Bengt Ekerot) ile Şövalye Antonius Block (Max von Sydow) karakterlerini hatırlattı. Memur karakterini oynayan Saygın Soysal sima olarak Bengt Ekerot’a benzemekte de.
  • “Hasan Taşoldu”

Kum Saati Sanatoryumu

image

Filmin Künyesi:

KUM SAATİ SANATORYUMU | SANATORIUM POD KLEPSYDRA| THE HOURGLASS SANATORIUM | Yönetmen: Wojciech Has / Oyuncular: Jan Nowicki (Józef), Tadeusz Kondrat (Jakub – Józef’in Babası), Gustav Holoubek (Dr. Gotard), Halina Kowalska (Adela), Irena Orska (Józef’in Annesi), Mieczyslaw Voit (Kör Kondüktör) / Polonya / 1973 / Renkli / 124´

Sinopsis:

Hayranları arasında David Lynch, Francis Ford Coppola ve Quay kardeşler gibi isimler bulunan Polonyalı yönetmen Wojciech Has, hâlâ şiddetle keşfedilmeyi bekleyen usta bir yönetmen. 1965 tarihli kült klasiği Zaragoza´da Bulunmuş Elyazması dışındaki filmleri izleyici karşısına nadiren çıkabilmişti. Zamanında Polonya tarafından yurtdışına çıkarılması yasaklanan Kum Saati Sanatoryumu, gizlice gönderilen kopyasıyla Cannes´da gösterilmiş ve Jüri Özel Ödülü kazanmıştı. 2000´lerde, kopyası Martin Scorsese sayesinde restore edilen film, hikâyeden çok biçim ve atmosferle ilgilenen, görüntü yönetimiyle büyüleyen fantastik, sürreel bir düş. Ya da Derek Elley´nin deyişiyle “Akıllara durgunluk veren bir çalışma, Mahler´in bütün senfonilerinin bir araya toplanmasının sinematografik muadili.”

Not: Yukarıdaki paragraf İKSV sayfasından alınmıştır.

Artılar

  • Filmi genel anlamda beğendim.
  • Filmin girişi etkileyici olmuş.
  • Yönetim, mekan tasarımı, kamera kullanımı gibi ögeler başarılı olmuş.
  • Jan Nowicki başarılı bir oyunculuk sergilemiş.

Eksiler

  • Filmin fazlaca hayal sahnelerine yer vermesi odaklanmayı zorlaştırıyor.

Keşif

  • Zaman kavramına atfedilen benzetmeler/ifadeler güzeldi. Zamanda oynamakla ilgili kum saati benzetmesi ilginçti.
  • Filmin zamanla olan ilişkisi bana yönetmen Ömer Kavur’u çokça düşündürttü.
  • Filmi izlerken hatırıma Luis Bunuel, Alejandro Jodorowsky, Peter Greenaway, Aleksei German, Ingmar Bergman, Ömer Kavur gibi yönetmenler geldi.
  • Józef’in filmin sonunda yeni kondüktör olması güzel bir final olmuş.

Öylesine

  • “Saatleri Ayarlama Sanatoryumu”

Annem

image

Filmin Künyesi:

ANNEM | MIA MADRE | Yönetmen: Nanni Moretti / Oyuncular: Margherita Buy (Margherita), John Turturro (Barry Huggins), Giulia Lazzarini (Ada), Nanni Moretti (Giovanni), Beatrice Mancini (Livia) / İtalya / 2015 / Renkli/ 107´

Sinopsis:

Ergen bir kız, şahane bir anne, bir de kendini beğenmiş Amerikalı film yıldızı. Hayatı alt üst olmuşken yeni filmini bitirmeye çalışan kadın yönetmenin son dertleri bunlar. Sinemacı Margerita annesinin ölümcül bir hastalığa yakalanmasıyla duygusal açıdan yıkılmıştır. Sanki yetmezmiş gibi, (Moretti’nin canlandırdığı) aşırı dirayetli abisi sayesinde kendini iyice yetersiz hissetmeye başlar.

Çektiği filmin Amerikalı yıldız oyuncusunun ukalanın teki çıkması da bardağı taşıran son damla olur. Nanni Moretti’nin bu yarı-otobiyografik filmi, dramla mizahı ustaca harmanlıyor.

Not: Yukarıdaki paragraf Başka Sinema sayfasından alınmıştır.

Artılar

  • Başarılı bir film olmuş.
  • Oyunculuklar çok iyiydi. Özellikle de Margherita Buy ve John Turturro.
  • Müzik filmde iyi bir şekilde kullanılmış.

Eksiler

  • Hikayenin varacağı nokta belli olduktan sonra film süre anlamında hafif uzun tutulmuş.
  • Giovanni’nin kardeş olma anlamındaki varlığı filmde çok iyi hissettirilemiyor.

Keşif

  • Film, aile kavramına getirdiği bakış ve duygulara dokunma anlamında Japon filmlerini anımsattı.
  • Sinema dünyasına ve onun içindeki kişilere (yönetmen, oyuncu vb. gibi) yapılan öz eleştiriler güzeldi.
  • Margherita karakteri üzerinden yönetmenin yaptığı tespitler ve/veya anlatmaya çalıştığı şeyler biraz Ingmar Bergman filmi gibi hissettirdi.

Öylesine

  • “Latin Çilekleri”

Gençlik

image

Filmin Künyesi:

GENÇLİK | YOUTH | LA GIOVINEZZA | Yönetmen: Paolo Sorrentino / Oyuncular: Michael Caine (Fred Ballinger), Harvey Keitel (Mick Boyle), Rachel Weisz (Lena Ballinger), Paul Dano (Jimmy Tree), Jane Fonda (Brenda Morel) / İtalya / 2015 / Renkli/ 118´

Sinopsis:

Paolo Sorrentino’nun Roma’ya aşk mektubu Oscar’lı Muhteşem Güzellik’ten sonra çektiği Gençlik, kayıp zamana, kaçırılan fırsatlara ve kaçıp giden sevgililere bir aşk mektubu. Mizahi yaklaşımı da esirgemeyen Gençlik, Michael Caine’in canlandırdığı besteci Fred ile Harvey Keitel’in canlandırdığı yönetmen arkadaşı Mick’i tatilleri boyunca izliyor. İki yaşlı adam, İsviçre’de lüks bir spa tesisinde ölüm, yaşlılık, sanatçılar, prostat, Miss Universe ile gençlik anılarından söz ediyor, kendilerini ve hayatı gözden geçiriyorlar. Cannes’da Altın Palmiye için yarışan Gençlik, Sorrentino’nun alâmetifarikası ilginç kamera açıları, çarpık yüzler, muhteşem müzikler ve stilize görseller geçidiyle yine nefes kesici bir seyirlik sunuyor.

Not: Yukarıdaki paragraf Film Ekimi sayfasından alınmıştır.

Artılar

  • Oldukça güzel bir film olmuş.
  • Oyunculuklar başarılı.
  • Diyaloglardaki edebi üslubu, ahengi yerinde buldum.
  • Filmin mizahi yönü kuvvetliydi.
  • Görsel atmosfer önceki Paolo Sorrentino filmlerinde olduğu gibi yine etkileyiciydi.

Eksiler

  • Lena’nın, annesi ve babası ile ilgili düşüncelerinde, tavırlarında zaman zaman inandırıcılık sorunu yaşanıyor.

Keşif

  • Filmden bir replik: “Her şeye inanmam gerekir. Ben bir hikaye yazarıyım.”
  • “Kolaylık, kolaya kaçma” konuları üzerine filmdeki tespitler eğlenceli olmuş.
  • Maradona figürü filme renk katmış.
  • Lena’nın, babası Fred ‘e geçmişle ilgili hesap sorduğu sahne aklıma “Güz Sonatı” (Yönetmen: Ingmar Bergman) filmini getirdi. Ayrıca o filmde hesap sorulan anne de müzisyendi. Diğer yandan, sahnenin başında yatakta duran baba, kızından daha yukarı bir seviyede. Hesap sorulduktan sonra yüksekliği ayarlanabilir yatak daha aşağı bir hizaya çekiliyor. “Yerin dibine geçmek” deyiminin eyleme dönüşmüş hali gibi sanki.
  • Birbirleri ile hiç konuşmayan çiftin ormanda çığlık çığlığa konuşması ve bu durumla ilgili Fred’in bahsi kaybetmesi güzel bir uygulamaydı.
  • Fred’in çayırlık alanda hayvanlardan kurduğu orkestra, daha sonra aynı alanda Mick’in, eski filmlerindeki aktrisleri bir arada gördüğü fantastik sahneler güzeldi.
  • Kamera ve mekan kullanımında aşırıya kaçmayan illüzyonist dokunuşlar yerindeydi.
  • Bir Sorrentino filminde yine uzun bir başlangıç sahnesi. Yönetmenin alametifarikası.

Öylesine

  • Bulunamadı.

Kız Kardeşler Ya Da Mutluluğun Dengesi

image

Filmin Künyesi:

KIZ KARDEŞLER YA DA MUTLULUĞUN DENGESİ | SISTERS, OR THE BALANCE OF HAPPINESS | SCHWESTERN ODER DIE BALANCE DES GLUCKS | Yönetmen: Margarethe von Trotta / Oyuncular: Jutta Lampe (Maria Sundermann), Gudrun Gabriel (Anna Sundermann), Jessica Fruh (Miriam Grau) / Almanya / 1979 / Renkli / 107´

Sinopsis:

Maria ve Anna kız kardeşler birlikte yaşarlar. Yönetici sekreterliği yapan Maria, Anna’yı eğitimini bitirip çalışmaya başlaması için cesaretlendirir. Üniversiteyi bırakmayı düşünen Anna ise ilaç üstüne ilaç alır ve bir yandan da günlük tutar. Maria’nın patronunun oğlu Maurice ile yeni başlayan ilişkisi Anna’nın sert müdahalesiyle biter. Maria’nın Anna ve geçmişiyle ilişkisi diğer ilişkilerine de dolanmaya devam edecek midir?

Not: Yukarıdaki paragraf İstanbul Modern sayfasından alınmıştır.

Artılar

  • İzlemeye değer bir film olmuş.
  • Oyunculuklar oldukça başarılı.
  • Müzik kullanımı başarılı.

Eksiler

  • Sekreter adayının Maria ile kurduğu ilişki ve patronun oğluna yakın olmaya çalışma bölümleri tam bir bütünlük sağlayamıyor.

Keşif

  • Maria kardeşi Anna’nın ölümünden sonra iş yerindeki sekreter adayını onun yerine koymaya ve hatta onu yönetmeye çalışıyor.
  • Maria ve Anna’nın karakteristik özellikleri giyimlerine de yansıyor. Maria daha resmi giyinirken; Anna daha spor. Hatta iş yerindeki sekreter adayının giyimi de Anna gibi.
  • Maria karakterinde bir Liv Ullmann havası vardı sanki.
  • Filmin kadın karakterlerinde yönetmen Ingmar Bergman filmlerindeki kadınların havası vardı.
  • Kahverengi renk kullanımı filmin geçmişle olan ilişkisine oldukça katkı sağlıyor.
  • Filmin dış mekan çekimlerindeki melankolik hava “Teyzem” (Yönetmen: Halit Refiğ) filmini anımsatıyor.
  • Anna karakterini “Çile” (Yönetmen: Dietrich Brüggemann) filmindeki Maria (Lea Van Acken) karakterine “adanmışlık” teması üzerinden yakın buldum. Maria kendini dinine adarken; Anna kendini ablasına adıyor. Sonrasında iki karakter de çektikleri çileye dayanamayıp intihar yolunu seçiyor.

Öylesine

  • Bulunamadı.

Miss Julie

image

Filmin Künyesi:

MISS JULIE | Yönetmen: Liv Ullmann / Oyuncular: Jessica Chastain (Miss Julie), Colin Farrell (John), Samantha Morton (Kathleen), Nora Mcmenamy (Çocuk Miss Julie) / Norveç / 2014 / Renkli / 130´

Sinopsis:

Ingmar Bergman’ın “esin perisi”, efsane oyuncu Liv Ullmann’ın 2000 tarihli Sadakatsiz’den bu yana çektiği bu ilk film, dünya prömiyerini Eylül’de Toronto Film Festivali’nde yaptı. Miss Julie, aristokrat bir kadınla kahyası arasındaki “aşağıdakiler-yukarıdakiler” cinsinden tek gecelik bir aşk hikayesini anlatan, yıldızlarla dolu bir dönem filmi. 1890’larda bir yaz gecesi… İrlanda asıllı İngiliz aristokratlarından Bayan Julie, babasının kahyasını kendisini baştan çıkarmaya ikna eder. Sabaha kadar dans edip içki içer, birbirlerinin kanına girip birbirlerini etkilemeye; karşılıklı tiksinme ve arzuyla, birbirlerini ezip hükmetmeye çalışırlar. Sabahın umut mu, umutsuzluk mu getireceğinden emin olamadan, tek çıkışlarını bir Yunan trajedisinin feci sonunda bulurlar.

Artılar

  • Jessica Chastain ve Samantha Morton oldukça başarılı bir oyunculuk sergilemişler.
  • Filmdeki müzik kullanımı başarılı.
  • Film vasat ya da vasatın az altı olsa da Liv Ullmann’ın hatırına izlemeye değer.

Eksiler

  • Maalesef miss Liv Ullmann filmleri 🙁
  • Filmin ilk yarısı iyi ama daha sonra film başka bir hale bürünüyor.
  • Söz konusu olan kişi Liv Ullmann olmasından dolayı üzülerek yazıyorum ama maalesef diyaloglar başarılı değil. Diyalog uzunlukları Ingmar Bergman filmlerini hatırlatsa da kalite aynı derecede değil.
  • Colin Farrell’in oyunculuğu çok teatral kalmış.
  • John karakterindeki sert dönüşüm oldukça yapı bozucu olmuş.
  • Bir sahnede Miss Julie ve John dışarıdan gelenlerden saklanmak için Julie’nin kendi odası yerine neden John’un odasına girerler anlamak pek mümkün değil.

Keşif

  • Filmde müziğin kullanılış biçimi ve müzikler bana “Kış Uykusu” (Yönetmen: Nuri Bilge Ceylan) filmini hatırlattı.
  • Kathleen karakterini hem hizmetçi hem de inançlı biri olması nedeniyle “Çığlıklar ve Fısıltılar”  (Yönetmen: Ingmar Bergman) filmindeki Anna (Kari Sylwan) karakterine benzettim.

Öylesine

  • Yaz Dönümü Sonatı”

Kış Uykusu

image

Filmin Künyesi:

KIŞ UYKUSU | WINTER SLEEP | Yönetmen:  Nuri Bilge Ceylan  / Oyuncular: Haluk Bilginer (Aydın), Melisa Sözen (Nihal), Demet Akbağ (Necla), Mehmet Ali Nuroğlu (Timur), Ayberk Pekcan (Hidayet), Serhat Mustafa Kılıç (Hamdi), Nejat İşler (İsmail), Tamer Levent (Süavi), Nadir Sarıbacak (Levent), Emirhan Doruktutan (İlyas), Ekrem İlhan (Ekrem), Rabia Özel (Fatma), Fatma Deniz Yıldız (Sevda)  / Türkiye / 2014 / Renkli / 196´

Sinopsis:

Aydın emekli bir tiyatrocudur; oyunculuğu bıraktıktan sonra Kapadokya’ya babasından yadigar kalan butik oteli işletmek için geri döner. Aydın o günden sonra başlayan kış uykusu bu gözlerden ırak otelin içerisindeki gündelikleriyle, kah yerel bir gazeteye köşe yazıları yazarak kah her zaman niyetlendiği ancak bir türlü başlayamadığı tiyatro tarihi kitabını yazmayı düşünerek geçer. Tüm bu süreçte hayatında iki kadın vardır: Kendisine her anlamda uzak ve soğuk davranan genç karısı Nihal ve boşandıktan sonra yanlarına taşınan kız kardeşi Necla… Kışın bastırması ve artan kar yağışı bu küçük taşrada en çok Aydın’ın sinirlerine dokunur ve onu uzaklara gitmeye teşvik eder…

Artılar

  • Haluk Bilginer ve Demet Akbağ olağanüstü bir oyunculuk sergilemişler.
  • Filmin sakin ve dingin çekimleri gerçekten ustaca.
  • Filmin içerisine sinen klasik müzik dokunuşları çok yerinde kullanılmış.
  • Ayberk Pekcan oldukça başarılı bir oyunculuk sergilemiş.
  • Serhat Mustafa Kılıç’ın oyunculuğu başarılıydı.
  • Senaryo oldukça başarılı.
  • Melisa Sözen’deki duru oyunculuk oldukça başarılı.
  • Uzun süren ve genellikle de karanlık atmosferde geçen bir film olmasına rağmen tempo hiç düşmüyor ve izleyenlerin filmin içerisinde kalması ustalıkla sağlanıyor.

Eksiler

  • Necla’nın filmden birdenbire çıkmasını olumsuz buldum. Daha yumuşak bir çıkış olabilirdi sanki.
  • Hamdi Hoca ve ailesine yardım olarak teklif edilen parayı ateşe atan kardeşi İsmail’in tavrına Nihal’in aşırı derecede şaşırması bana biraz garip geldi.
  • Filmin finali bana biraz fazla iyimser ve romantik geldi.

Keşif

  • Filmden bir replik: “Susarak eleştirmek konusundan uzmandır o”
  • Aydın ile Necla arasında o uzun süren geçmişle hesaplaşma sahnesi bana, “Güz Sonatı” (Yönetmen: Ingmar Bergman) filminde Anne Charlotte (Ingrid Bergman) ile kızı Eva (Liv Ullmann) arasındaki benzer bir sahneyi hatırlattı. Demet Akbağ’ın gözlüklü hali de Liv Ullmann’ı andırmadı değil 🙂
  • Aydın karakterinde sanki biraz kendimi gördüm.
  • Karakterlerin isminde de ayrı bir ermişlik-bilgelik var sanki : Aydın, Hidayet, Hamdi. “Aydın, hamdederse belki hidayete ulaşır”
  • İsmail ve oğlu İlyas arasındaki ilişkide Hz. İbrahim ile oğlu Hz. İsmail arasındaki ilişkiye benzer bir şey sezinledim. Hz.İbrahim oğlu Hz.İsmail’i kurban etmek ister ve Hz. İsmail gözünü kırpmadan bunu kabul eder. Filmimizde de baba İsmail, Aydın Bey’in kırılan araba camı için oğluna bir tokat atarak onu kurban eder. Oğul İlyas ise hiç karşı çıkmaz babasının bu isteğine.
  • Hamdi ve yeğeni İlyas özür dilemek için Aydın Bey’in evine gelirler. Burada İlyas bayılır ve kamera aniden yılkı atlarına çok sert bir geçiş yapar.
  • Aydın, karşılaştığı/konuştuğu her kişiden mesleği ya da meziyeti ne olursa olsun hep kendisinin üstün olduğunu düşünüyor.
  • Aydın’ın, yerel gazeteye kendince “dünyayı kurtaracak” yazılarını kaleme alma isteğini sürekli dile getirmesi bana, “Çöpçüler Kralı” (Yönetmen: Zeki Ökten) filmindeki “Yazıcam bunu gazeteye” diyen apartman sakini emekli amcayı (Ertuğrul Bilda) hatırlattı.
  • Bir sahnede Aydın, arkadaşı Süavi ve eşi Nihal Aydın’ın çalışma odasında konuşmaktadırlar. Bu sahnede Süavi’nin konuştuğu sırada kameranın onu çektiği açıda ekranda bir de Nihal’in yansımasını görürüz.
  • Aydın’ın, gecenin bir vakti atın yanına gittiği sahne muhteşemdi. Bu sahne bana, “Yumurta” (Yönetmen: Semih Kaplanoğlu) filminde gecenin ıssızlığında köpeklerin yanında kalan Yusuf (Nejat İşler) karakterini anımsattı.
  • İlyas’ın, Aydın’ın arabasının camını kırması tüm o mükemmel gözüken “aydın yaşamın” yavaş yavaş karanlığa gömülmesine neden oluyor.
  • Aydın’ın odasında, yazmaya çalıştığı “Bir Ömür Tiyatro” kitabına arka plan olacak şekilde tiyatro ile ilgili eşyaların bulunmasını oldukça anlamlı buldum.
  • Nihal’in, odasında Aydın ile aralarında geçen tartışma sahnesi çok iyiydi. Odadaki sobanın içinde yanan tahta parçalarından gelen o sesler sanki karakterlerimizin içlerinden bir şeyler koptuğuna işaret ediyordu.
  • Gardaki sahnede bankta oturan adamın soğuk oluyor diye kenara yanaşmayarak Aydın ve Hidayet’in yan yana oturmasını engellemesi çok doğaldı.
  • “Bir Zamanlar Anadolu’da” (Yönetmen: Nuri Bilge Ceylan) filminde insan bedenine yapılan otopsi bu filmde insan ruhuna yapılıyor.
  • “Bir Zamanlar Anadolu’da” bence bu filmin daha önünde.
  • Süavi’nin evinde beraber yemek yiyip daha sonra da sarhoş olup kafayı bulan Süavi, Aydın ve Levent karakterleri bana Kuzey Avrupa filmlerini anımsattı.
  • İsmail’in, Nihal’in verdiği paranın ederine ilişkin nedenleri ortaya dökmesi aslında tam da Aydın’ın istediği meşhur çizelge kullanılması isteğini karşılar gibiydi.
  • Aydın karakterinde “Yaban Çilekleri” (Yönetmen: Ingmar Bergman) filmindeki Profesör Isak Borg (Victor Sjöström) ile “Aynanın İçinden” (Yönetmen: Ingmar Bergman) filmindeki David (Gunnar Björnstrand) karakterlerinin bir karışımı vardı sanki.
  • Filmin açılış sekansındaki son sahnede karşımızda sırtı bize dönük pencerenin önünde duran Aydın yer almaktadır. Kamera yavaş yavaş arkadan Aydın’a yaklaşır ve en son noktada onun zihnine doğru girip bizi karanlığa boğar. Ve Kış Uykusu artık başlamıştır.
  • Bergmanvari bir film olmuş.
  • Filmin açılışında bir turist kafilesini Kapadokya’da Peri Bacalarını keşfederken görüyoruz. Bu sahne bana, “Muhteşem Güzellik” (Yönetmen: Paolo Sorrentino) filminin açılış sahnesinde turist kafilesinin Roma’yı keşfetme bölümünü hatırlattı.

Öylesine

  • “Bozkırın Aydını”
  • “Kış Sonatı”
  • “Kibre meyalim vallahi dertten”

Bergman’ın Evinde

image

Filmin Künyesi:

BERGMAN´IN EVİNDE | TRESPASSING BERGMAN| TRESPASSING BERGMAN  | Yönetmen:  Jane Magnusson, Hynek Pallas / Oyuncular:  Tomas Alfredson, Woody Allen, Wes Anderson, Michael Haneke, Holly Hunter, Takeshi Kitano, Ang Lee, Robert De Niro, Harriet Andersson, Pernilla August, Francis Ford Coppola, Wes Craven, Claire Denis, Laura Dern, Daniel Espinosa, Alejandro González Iñárritu, John Landis, Alexander Payne, Isabella Rossellini, Martin Scorsese, Ridley Scott, Thomas Vinterberg, Lars von Trier, Yimou Zhang  / İsveç / 2013 / Renkli / 107´

Sinopsis:

“Eğer sinema bir din olsaydı, burası da Vatikan olurdu. Şu anda arzın merkezindeyiz.” Bu sözler, Kasım 2011’de buz gibi bir gece vakti Bergman’ın Farö Adası’ndaki evine girerken, ünlü yönetmen Alejandro Gonzales Innaritu’nun dudaklarından dökülüyor. Belgeselde, efsanevi yönetmen Bergman’ın bu adadaki efsanelere konu olan evine adım atıyoruz. Bergman ölünce geriye devasa bir VHS film koleksiyonu bırakmıştı. Koleksiyonda yer alan filmlerin yönetmenleriyle el ele, bu benzersiz ustanın yaşamını, adasını, en önemli filmlerinden bazılarını ve hem diğer yönetmenler, hem de genel olarak sinema tarihi üzerinde bıraktığı izleri inceliyoruz.

Artılar

  • İçinde Bergman geçen bir şey kötü olabilir mi?

Eksiler

  • Röportaj yapılan kişi listesini açıkçası çok beğenmedim. Daha iyi olabilirdi. Bir Nuri Bilge Ceylan neden yoktu mesela?
  • Lars von Trier filmde hiç olmayaydı iyiydi.
  • Madem böyle güzel bir belgesel işine kalkıştınız keşke herkesi Farö’deki Bergman’ın evine bir şekilde getirip orada röportaj yapsaydınız.
  • Çeşitli sahnelerin gösterildiği filmlere ait seçimleri de biraz eksik buldum. Özellikle “Yaban Çilekleri”,”Çığlıklar ve Fısıltılar”, “Aynanın İçinden” filmlerine daha fazla yer verilebilirdi.
  • Belki benim cahilliğim ama filmde röportaj yapılan John Landis bana biraz “dış kapının mandalı” gibi geldi.
  • Liv Ullmann ile röportaj yapılmamasını yadırgadım.
  • Max von Sydow ile röportaj yapılmamasını yadırgadım.
  • Farö adasındaki Bergman’ın yaşamı ile ilgili biraz daha detay verilebilirdi.

Keşif

  • Iñárritu boyuna fotoğraf çekiyor filmde. Çok anlamlı ya da dişe dokunur bir şeyler duyamadık ondan Bergman ile ilgili.
  • Martin Scorcese’nin Laff A Lympics karakterlerinden Mumbly’yi andıran gülüşü renk kattı filme 🙂

Öylesine

  • Trier! Git Kendini Çok Sevdirmeden.