Hafta Sonu

image

Filmin Künyesi:

HAFTA SONU | WEEKEND | WEEK-END | Yönetmen: Jean-Luc Godard / Oyuncular: Mireille Darc (Corinne Durand), Jean Yanne (Roland Durand) / Fransa / 1967 / Renkli / 105´

Sinopsis:

Roland (Jean Yanne) ve Corinne (Mireille Darc) Durand çifti, bir yandan kendi âşıklarıyla bir olup birbirlerinin ölümünü tasarlarken, öte yandan da Corinne’in ölmekte olan babasını ve mirası bölüşmeyi reddecek olursa belki annesini de öldürme, böylece kendilerine düşen payı güvence altına alma planları yaparak ailenin taşradaki evine doğru yola çıkarlar.

Artılar

  • Mireille Darc oldukça başarılı bir oyunculuk sergilemiş.

Eksiler

  • Sanırım benim yıldızım Jean-Luc Godard sineması ile barışmayacak. Benim yönetmenim olmadığı artık kesin gibi.
  • Filmin çok katmanlı yapıda olması takip edilebilirliği zorlaştırıyor.
  • Senaryoyu başarılı bulmadım.

Keşif

  • Çiftimizde bir “Bonnie ve Clyde” (Yönetmen: Arthur Penn) filmindeki hava var biraz.
  • Filmin görsel atmosferi “Burjuvazinin Gizli Çekiciliği” (Yönetmen: Luis Buñuel) ve “Bonnie ve Clyde” (Yönetmen: Arthur Penn) filmlerinin bir karışımı gibiydi.
  • Bir sahnede Mozart’ın müziği övülürken modern müziğin ise bozucu bir etki yaptığından bahsediliyor. Bu düşünceyi filmdeki iki sahnede görmek de mümkün. Filmin başında aralıksız çalan korna sesleri modern müziği; başka bir sahnede çalan piyano ise Mozart’ın müziğini, klasik müziği temsil ediyor.
  • Filmde biraz belgesel havası da var.
  • Ormanda geçen bölümde karakterlerimiz ayrı bir kafada yaşıyorlar. Buradaki kimi sahneler bana “Öldürme Eylemi” (Yönetmen: Joshua Oppenheimer) filmindeki Anwar ve arkadaşlarını hatırlattı.
  • Çiftimizin bir sahnede yolda arabaya aldıkları başka bir çift bana, “Yaban Çilekleri” (Yönetmen: Ingmar Bergman) filminde bir sahnede yine arabaya alınan çifti anımsattı.
  • Filmde geçen şu cümle oldukça hoşuma gitti: “Mozart, yeni başlayanlar ve küçükler için kolaydır ama virtüözler için zordur”
  • Sürekli siyasal ve sosyal mesaj verme kaygısı filmi didaktik yapmış.

Öylesine

  • “Fransa’ya Yolculuk” 
  • “İki Gün, Bir Ömür”
  • “Kornalar ve Patlamalar”

Kış Uykusu

image

Filmin Künyesi:

KIŞ UYKUSU | WINTER SLEEP | Yönetmen:  Nuri Bilge Ceylan  / Oyuncular: Haluk Bilginer (Aydın), Melisa Sözen (Nihal), Demet Akbağ (Necla), Mehmet Ali Nuroğlu (Timur), Ayberk Pekcan (Hidayet), Serhat Mustafa Kılıç (Hamdi), Nejat İşler (İsmail), Tamer Levent (Süavi), Nadir Sarıbacak (Levent), Emirhan Doruktutan (İlyas), Ekrem İlhan (Ekrem), Rabia Özel (Fatma), Fatma Deniz Yıldız (Sevda)  / Türkiye / 2014 / Renkli / 196´

Sinopsis:

Aydın emekli bir tiyatrocudur; oyunculuğu bıraktıktan sonra Kapadokya’ya babasından yadigar kalan butik oteli işletmek için geri döner. Aydın o günden sonra başlayan kış uykusu bu gözlerden ırak otelin içerisindeki gündelikleriyle, kah yerel bir gazeteye köşe yazıları yazarak kah her zaman niyetlendiği ancak bir türlü başlayamadığı tiyatro tarihi kitabını yazmayı düşünerek geçer. Tüm bu süreçte hayatında iki kadın vardır: Kendisine her anlamda uzak ve soğuk davranan genç karısı Nihal ve boşandıktan sonra yanlarına taşınan kız kardeşi Necla… Kışın bastırması ve artan kar yağışı bu küçük taşrada en çok Aydın’ın sinirlerine dokunur ve onu uzaklara gitmeye teşvik eder…

Artılar

  • Haluk Bilginer ve Demet Akbağ olağanüstü bir oyunculuk sergilemişler.
  • Filmin sakin ve dingin çekimleri gerçekten ustaca.
  • Filmin içerisine sinen klasik müzik dokunuşları çok yerinde kullanılmış.
  • Ayberk Pekcan oldukça başarılı bir oyunculuk sergilemiş.
  • Serhat Mustafa Kılıç’ın oyunculuğu başarılıydı.
  • Senaryo oldukça başarılı.
  • Melisa Sözen’deki duru oyunculuk oldukça başarılı.
  • Uzun süren ve genellikle de karanlık atmosferde geçen bir film olmasına rağmen tempo hiç düşmüyor ve izleyenlerin filmin içerisinde kalması ustalıkla sağlanıyor.

Eksiler

  • Necla’nın filmden birdenbire çıkmasını olumsuz buldum. Daha yumuşak bir çıkış olabilirdi sanki.
  • Hamdi Hoca ve ailesine yardım olarak teklif edilen parayı ateşe atan kardeşi İsmail’in tavrına Nihal’in aşırı derecede şaşırması bana biraz garip geldi.
  • Filmin finali bana biraz fazla iyimser ve romantik geldi.

Keşif

  • Filmden bir replik: “Susarak eleştirmek konusundan uzmandır o”
  • Aydın ile Necla arasında o uzun süren geçmişle hesaplaşma sahnesi bana, “Güz Sonatı” (Yönetmen: Ingmar Bergman) filminde Anne Charlotte (Ingrid Bergman) ile kızı Eva (Liv Ullmann) arasındaki benzer bir sahneyi hatırlattı. Demet Akbağ’ın gözlüklü hali de Liv Ullmann’ı andırmadı değil 🙂
  • Aydın karakterinde sanki biraz kendimi gördüm.
  • Karakterlerin isminde de ayrı bir ermişlik-bilgelik var sanki : Aydın, Hidayet, Hamdi. “Aydın, hamdederse belki hidayete ulaşır”
  • İsmail ve oğlu İlyas arasındaki ilişkide Hz. İbrahim ile oğlu Hz. İsmail arasındaki ilişkiye benzer bir şey sezinledim. Hz.İbrahim oğlu Hz.İsmail’i kurban etmek ister ve Hz. İsmail gözünü kırpmadan bunu kabul eder. Filmimizde de baba İsmail, Aydın Bey’in kırılan araba camı için oğluna bir tokat atarak onu kurban eder. Oğul İlyas ise hiç karşı çıkmaz babasının bu isteğine.
  • Hamdi ve yeğeni İlyas özür dilemek için Aydın Bey’in evine gelirler. Burada İlyas bayılır ve kamera aniden yılkı atlarına çok sert bir geçiş yapar.
  • Aydın, karşılaştığı/konuştuğu her kişiden mesleği ya da meziyeti ne olursa olsun hep kendisinin üstün olduğunu düşünüyor.
  • Aydın’ın, yerel gazeteye kendince “dünyayı kurtaracak” yazılarını kaleme alma isteğini sürekli dile getirmesi bana, “Çöpçüler Kralı” (Yönetmen: Zeki Ökten) filmindeki “Yazıcam bunu gazeteye” diyen apartman sakini emekli amcayı (Ertuğrul Bilda) hatırlattı.
  • Bir sahnede Aydın, arkadaşı Süavi ve eşi Nihal Aydın’ın çalışma odasında konuşmaktadırlar. Bu sahnede Süavi’nin konuştuğu sırada kameranın onu çektiği açıda ekranda bir de Nihal’in yansımasını görürüz.
  • Aydın’ın, gecenin bir vakti atın yanına gittiği sahne muhteşemdi. Bu sahne bana, “Yumurta” (Yönetmen: Semih Kaplanoğlu) filminde gecenin ıssızlığında köpeklerin yanında kalan Yusuf (Nejat İşler) karakterini anımsattı.
  • İlyas’ın, Aydın’ın arabasının camını kırması tüm o mükemmel gözüken “aydın yaşamın” yavaş yavaş karanlığa gömülmesine neden oluyor.
  • Aydın’ın odasında, yazmaya çalıştığı “Bir Ömür Tiyatro” kitabına arka plan olacak şekilde tiyatro ile ilgili eşyaların bulunmasını oldukça anlamlı buldum.
  • Nihal’in, odasında Aydın ile aralarında geçen tartışma sahnesi çok iyiydi. Odadaki sobanın içinde yanan tahta parçalarından gelen o sesler sanki karakterlerimizin içlerinden bir şeyler koptuğuna işaret ediyordu.
  • Gardaki sahnede bankta oturan adamın soğuk oluyor diye kenara yanaşmayarak Aydın ve Hidayet’in yan yana oturmasını engellemesi çok doğaldı.
  • “Bir Zamanlar Anadolu’da” (Yönetmen: Nuri Bilge Ceylan) filminde insan bedenine yapılan otopsi bu filmde insan ruhuna yapılıyor.
  • “Bir Zamanlar Anadolu’da” bence bu filmin daha önünde.
  • Süavi’nin evinde beraber yemek yiyip daha sonra da sarhoş olup kafayı bulan Süavi, Aydın ve Levent karakterleri bana Kuzey Avrupa filmlerini anımsattı.
  • İsmail’in, Nihal’in verdiği paranın ederine ilişkin nedenleri ortaya dökmesi aslında tam da Aydın’ın istediği meşhur çizelge kullanılması isteğini karşılar gibiydi.
  • Aydın karakterinde “Yaban Çilekleri” (Yönetmen: Ingmar Bergman) filmindeki Profesör Isak Borg (Victor Sjöström) ile “Aynanın İçinden” (Yönetmen: Ingmar Bergman) filmindeki David (Gunnar Björnstrand) karakterlerinin bir karışımı vardı sanki.
  • Filmin açılış sekansındaki son sahnede karşımızda sırtı bize dönük pencerenin önünde duran Aydın yer almaktadır. Kamera yavaş yavaş arkadan Aydın’a yaklaşır ve en son noktada onun zihnine doğru girip bizi karanlığa boğar. Ve Kış Uykusu artık başlamıştır.
  • Bergmanvari bir film olmuş.
  • Filmin açılışında bir turist kafilesini Kapadokya’da Peri Bacalarını keşfederken görüyoruz. Bu sahne bana, “Muhteşem Güzellik” (Yönetmen: Paolo Sorrentino) filminin açılış sahnesinde turist kafilesinin Roma’yı keşfetme bölümünü hatırlattı.

Öylesine

  • “Bozkırın Aydını”
  • “Kış Sonatı”
  • “Kibre meyalim vallahi dertten”

Umberto D

image

Filmin Künyesi:

UMBERTO D | Yönetmen:  Vittorio De Sica  / Oyuncular: Carlo Battisti (Umberto Domenico Ferrari), Maria Pia Casilio (Maria), Lina Gennari (Antonia Belloni)  / İtalya / 1952 / Siyah-Beyaz / 89´

Sinopsis:

Vittorio De Sica’nın bu yeni-gerçekçi başyapıtı, İtalya’nın savaş sonrasında ekonomisini rayına sokmaya çalıştığı yıllarda geçinmeye çalışan yaşlı bir emekliyi izliyor. Köpeği Flike dışında kimsesi olmayan Umberto, insani duyguların modernleşme güçleri tarafından yok edilmiş gibi göründüğü bir şehirde onurunu korumaya çalışıyor. Temel ihtiyaçlarını –yiyecek, barınak, arkadaşlık- karşılamak için verdiği mücadele, çekilmiş en acıklı filmlerden birini, dünya sinemasının gerçek bir klasiğini yaratıyor.

Artılar

  • Filmi genel olarak beğendim ve başarılı buldum.
  • Müzik kullanımını başarılı buldum.
  • Carlo Battisti’nin oyunculuğu oldukça başarılı.
  • Maria Pia Casilio’nun oyunculuğu da göz doldurdu.

Eksiler

  • Filmde Umberto’nun bir tek akrabası ya da yakını ile bile hiç karşılaşmıyor olmamız garip geldi.

Keşif

  • Umberto’nun gururundan dolayı dilenmeyi bile becerememesi ve o sahnelerdeki ifadesi/duruşu bana “Diyet” (Yönetmen: Ö. Lütfi Akad) filminde para kazanmak için o yaşta sokaklarda balon satmaya çalışan ama aslında satamayan Hacer’in (Hülya Koçyiğit) babası Yunus (Turgut Savaş) karakterini hatırlattı.
  • Umberto’nun köpeği Flike ile olan candan dostluğu bana benzer dostlukları gördüğümüz şu iki filmi hatırlattı:
    “Artist” (Yönetmen: Michel Hazanavicius) filminde George Valentin (Jean Dujardin) ile köpeği
    “Bwakaw” (Yönetmen: Jun Robles Lana) filminde Rene (Eddie Garcia) ile köpeği Bwakaw
  • Umberto karakteri zaman zaman bana “Yaban Çilekleri” (Yönetmen: Ingmar Bergman) filmindeki yaşlı Profesör Isak Borg (Victor Sjöström) karakterini hatırlattı.
  • Umberto’nun harabeye dönmüş odasında kameranın bize tam karşı açıdan gösterdiği bölüm bir tablo gibiydi.
  • Maria’nın karıncaları ateş ile öldürdüğü sahne ilginçti.
  • Umberto’nun istemeye istemeye köpeği Flike’ın ayaklarına şapkasını koyup dilenmeye çalıştığı sahne hoştu durumun kendisi oldukça acıklı olsa da.
  • Filmin heyecanlı finali sürpriz oldu benim için. Önden gelen sahnelerle Umberto’nun artık intihar edeceğine kanaat getirmişken birden onun hayata yeniden tutunmasına ve köpeği Flike ile umut dolu yarınlara yol almasına tanık olduk.
  • Umberto’nun yüzündeki o mağrur ve acı dolu ifade bana “Milyarder” (Yönetmen: Kartal Tibet) filmindeki istasyon şefi Mesudiyeli Mesut (Şener Şen) karakterini çağrıştırdı.
  • Umberto ile Maria ikilisini “Gönül Yarası” (Yönetmen: Yavuz Turgul) filmindeki Nazım (Şener Şen) ve Dünya (Meltem Cumbul) ikilisine benzettim biraz. Umberto ile Maria arasında sanki tam olarak adı konulmamış bir yakınlık/ilişki var Nazım – Dünya arasında olduğu gibi. Öte yandan Umberto da Nazım gibi okumuş, intizamlı giyinen bir karakter. Maria ise Dünya gibi okuyamamış, sevgiden yoksun kalmış bir kadın.
  • Maria’nın iki sahnede dışarıda yalnız başına dolaşan kedi ile karşılaşmasını anlamlı buldum. Aslında Maria’nın durumu da o gördüğü kedilerden farklı değil.
  • Umberto elindeki 1000 lirayı kimseye bozduramaz. Gidip bir satıcıdan bardak alır paranın bozulması için ve aldığı bardağı anında yere fırlatır. Oldukça güzel bir sahneydi bu.

Öylesine

  • “Yataklar Üstünde 20.000 Karınca”
  • “Çanlar Umberto İçin Çalıyor”

Arkadaşım İvan Lapşin

image

Filmin Künyesi:

ARKADAŞIM İVAN LAPŞİN | MOY DRUG IVAN LAPSHIN| MY FRIEND IVAN LAPSHIN  | Yönetmen:  Aleksey German / Oyuncular: Andrei Boltnev (Ivan Lapshin), Nina Ruslanova (Natasha Adasova), Andrey Mironov (Khanin), Aleksei Zharkov (Okoshkin), Zinaida Adamovich (Patrikeyevna) / Rusya / 1984 / Siyah-Beyaz / 100´

Sinopsis:

Aleksey German’ın babası Yuri German’ın yazdığı çok sevilen kısa öykülerden sinemaya aktarılan bu komedi, 1937 yılında Rusya’da gözlerden ırak, yoksul bir köyde geçiyor. Öyküyü anlatan çocuk, beş adamla birlikte bir komünde yaşıyor. Bu adamlardan biri de ünlü polis müfettişi Lapşin. Müfettiş, suçluların korkulu rüyası ancak, mesele aşka gelince, şans yüzüne hiç gülmüyor. 1989 yılında Sovyet eleştirmenler tarafından tüm zamanların en iyi Sovyet filmi seçilen German’ın bu üçüncü filmi, yönetmene “Tarkovski’den bu yana Sovyet sinemasının gördüğü en radikal güç” gibi övgüler getirdi.

Artılar

  • Ivan Lapşin rolünde Andrei Boltnev ve Natasha Adasova rolünde Nina Ruslanova birer adım öne çıkıyorlar.
  • Filmdeki oyunculuklar ortalamanın üzerindeydi.

Eksiler

  • Bu izlediğim 2. Aleksey German filmi. Maalesef yine beğenmedim.
  • Acaba hikayenin anlatıcısı olan çocuk filmin içerisinde daha çok yer alsa iyi olmaz mıydı diye düşünmeden edemedim.
  • Bir iki tanıtım yazısında filmin komedi yönünün de güçlü olduğu belirtilmişti ama ben izlerken pek rastlayamadım açıkçası.
  • Komün alanında yaşayan diğer insanların hayatları ile ilgili biraz daha fazla bilgi alsak fena olmazdı.

Keşif

  • Ivan Lapşin’in mesleğinin verdiği etkiyle çamaşır leğenine elindeki tahta çubuğu delil arar gibi sokup sonrasında elini yaktığı sahne güzeldi.
  • Komünde hizmetçi olarak çalışan kadın karakter filme tempo kazandırmış. Bu karakter bana nedense “Yaban Çilekleri” (Yönetmen: Ingmar Bergman) filmindeki Dr. Isak Borg’un hizmetçisini hatırlattı.

Öylesine

  • “Lapşin Diye Biri”.

Muhteşem Güzellik

image

Filmin Künyesi:

MUHTEŞEM GÜZELLİK | THE GREAT BEAUTY | LA GRANDE BELLEZZA | Yönetmen:  Paolo Sorrentino / Oyuncular: Toni Servillo, Carlo Verdone, Sabrina Ferilli / İtalya / 2012 / Renkli / 142´

Sinopsis:
Altın Küre Ödülleri’nde En İyi Yabancı Film; Avrupa Film Ödülleri’nde En İyi Film, En İyi Yönetmen, En İyi Erkek Oyuncu ve En İyi Kurgu ödüllerini kazanan ve 86. Akademi Ödülleri’nde En İyi Yabancı Film dalında Oscar’a aday olan Muhteşem Güzellik / The Great Beauty”, senenin en çok övgü alan filmlerinden biri. Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye için yarışan ve Fellini’nin başyapıtı Tatlı Hayat’a benzetilen film, adeta Roma’ya ithaf edilmiş rengarenk bir aşk mektubu niteliğinde. Il Divo ve Olmak İstediğim Yer’in yönetmeni Paolo Sorrentino’nun yönettiği film, BAFTA’da da En İyi Yabancı Film adayları arasında yer alıyor. Büyüleyici ve görkemli atmosferiyle bir Roma yazı… İlerleyen yaşına rağmen karşı konulamaz bir cazibesi olan yakışıklı Jep Gamberdella, şehrin tadını sonuna kadar çıkarmaktadır. Şık akşam yemeklerinden çılgın partilere koşar. Kıvrak zekası ve mizahi kişiliğiyle her zaman baştan çıkarıcı ve bağımlılık yapan biri olmuştur. Aynı zamanda bir yazar olan Jep, gençliğinde ödül aldığı kitabı ile büyük bir başarı yakalar ve Roma yüksek sosyetesinde önemli bir itibar edinerek ihtişamlı bir hayat sürmeye başlar. Roma’nın en güzel manzaralı evlerinden birinde oturan Jep, terasında eğlenceli partilere ev sahipliği yapar. Takındığı alaycı tavır ile dejenere olmuş insanları ve hayal kırıklıklarını maskeleyerek dünyayı biraz daha iyi bir yer olarak görmeye çalışır. Onun için masumiyetini koruyan tek şey hala hayallerinde yaşattığı eski aşkıdır. Artık yeniden kalemi kağıdı eline almanın zamanı gelmiştir, ancak güzelliğiyle insanı etkisiz hale getiren bu göz kamaştırıcı şehirde içinde biriken derin yorgunluğun üstesinden gelebilecek midir?

Artılar

  • “Jep Gambardella” rolünde Toni Servillo’nun oyunculuğu olağanüstü.
  • Filmin çok katmanlı yapısı ustaca yönetilmiş.
  • Roma şehrine ilişkin kullanılan görüntüler gerçekten bir harika.
  • Filmde ara ara dış ses olarak yer alan Jep’in konuşmaları filme olumlu yönde güç katmış.
  • Jep’in evinde düzenlediği geleneksel dost meclislerinin birinde, arkadaşı Stefania’ya (Galatea Ranzi) onun gerçeklerini yüzüne karşı anlattığı sahne oldukça etkileyiciydi.
  • Yan rolde gördüğümüz ‘yaramaz’ Lello Cava (Carlo Buccirosso) ve ‘cüce’ editör karakterleri filme oldukça renk katmış.

Eksiler

  • İçinde birçok hikaye ve görsel barındıran filmin, zaman zaman okunabilirliği zorlaştırdığını hissettim.
  • Jep’in en yakın arkadaşlarından Romano (Carlo Verdone) ile sevgilisi arasında film boyunca yaşananlar, filmin geneli içerisinde biraz zayıf ve yapmacık duran bir hikaye olmuş.

Keşif

  • “Gece” (Yönetmen: Michelangelo Antonioni) filminde başroldeki yazar Giovanni Pontano (Marcello Mastroianni) karakteri ile bu filmdeki Jep karakteri arasında bir paralellik kurdum. İki filmde de bir bakıma yaratıcılığında tıkanma yaşayan bir yazar figürü görüyoruz.
  • “Batan Güneş” (Yönetmen: Michelangelo Antonioni) filminde başroldeki Vittoria (Monica Vitti) karakteri için nasıl güneş hep batıyorsa; bu filmdeki Jep için ise güneş hiç batmıyor sanki.
  • Jep’in film boyunca 65 yaşına kadarki yaşamını muhasebe etmesi, geçmişe gitmesi, özeleştiriler yapması vb. noktalar bana “Yaban Çilekleri” (Yönetmen: Ingmar Bergman) filminde benzer bir yol/tutum izleyen başroldeki Dr. Isak Borg (Victor Sjöström) karakterini anımsattı.

Öylesine

  •  “Görsel Olmak İstediğim Yer”.
  • “Batmayan Güneş”.