Almanya, Sıfır Yılı

image

Filmin Künyesi:

ALMANYA, SIFIR YILI | GERMANY YEAR ZERO| GERMANIA, ANNO ZERO | Yönetmen:  Roberto Rossellini  / Oyuncular: Edmund Moeschke (Edmund Moeschke), Ernst Pittschau (Baba), Ingetraud Hinze (Eva), Franz-Otto Krüger (Karl-Heinz), Erich Gühne (Öğretmen), Heidi Blänkner (Frau Rademaker), Jo Herbst (Jo), Barbara Hintz (Thilde), Alexandra Manys (Eva’nın arkadaşı), Christl Merker (Christl), Inge Rocklitz (Rifugiata), Hans Sange (Herr Rademaker), Franz von Treuberg (General von Laubniz)  / İtalya / 1948 / Siyah-Beyaz / 78´

Sinopsis:

Roberto Rossellini’nin Savaş Üçlemesi’nin son bölümü en etkileyicisi; yerle bir edilmiş bir Berlin’in, 12 yaşında bir çocuğun bakışından aktarılan portresi. Hasta babası ve iki kardeşiyle bombalanmış bir binada yaşayan Edmund, kendi başına şehirde dolaşıyor, bir grup yeniyetmenin karaborsa tezgahlarına karışıyor, Nazi sempatizanı eski bir öğretmenin etkisi altına giriyor. Almanya, Sıfır Yılı (Deutschland im Jahre Null) faşizmin toplum ve birey açısından nelere yol açtığı hakkında cesur ve insanın içini burkan bir bakış.

Artılar

  • Filmi genel anlamda beğendim.
  • Oyunculuk performansında Edmund Moeschke ve Ingetraud Hinze öne çıkıyorlar.
  • Roberto Rossellini’nin savaş üçlemesi oldukça güzel olmuş: “Roma, Açık Şehir”, “Hemşehri” ve “Almanya, Sıfır Yılı”

Eksiler

  • Karl-Heiz da durdu durdu tam babasının öleceği zaman polise kayıt olmaya gitti 🙁
  • Edmund ve ailesinin hiç anne ile ilgili konuşmamaları ya da en azından onu yad etmemeleri garip geldi.

Keşif

  • Edmund rolü içi seçilen Edmund Moeschke çok isabetli bir oyuncu seçimi olmuş.
  • Edmund karakterinde “Yusuf ile Kenan” (Yönetmen: Ömer Kavur) filmindeki iki kardeş Yusuf (Cem Davran) ve Kenan’ın (Tamer Çeliker) bir karışımı var sanki.
  • Edmund’un bu filmdeki konumu bana “Vurmayın” (Yönetmen: Ümit Efekan) filmindeki Emrah’ın durumunu çağrıştırdı.
    – İki filmde de babalar (Ernst Pittschau ve Süleyman Turan) yaşlı ve sağlık problemleri var.
    – İki filmde de evin büyük oğlu (Franz-Otto Krüger ve Cem Özer) çalışmıyor/çalışamıyor ve aileleri onlar için kendilerini feda ediyor.
    – İki filmde de evin kızı (Ingetraud Hinze ve Çeçilya Daymaz) kötü yola düşüyor/düşürülüyor.
    – İki filmde de evin küçük oğlu (Edmund Moeschke ve Emrah) ailesi için kendisini parçalıyor.
  • Zaman zaman Edmund’a yapılan yakın plan çekimler oldukça başarılı.
  • Filmden bir replik: “Yaşamaya mahkum edilmişiz.”
  • Edmund’daki o burukluğun, acının yansımasını konuşurken sesinde görebiliyoruz.
  • Evin sahibi Bay Rademaker’de bir Erol Taş + Bilal İnci karışımı gözlemledim 🙂
  • Edmund’u film boyunca sanırım hep aynı kıyafetle görüyoruz.
  • Edmund’un yaşadığı tüm zorluklara ve acılara rağmen dürüstlüğünden ödün vermemesi başarılı bir uygulama olmuş. Ayrıca onun bu özelliğini, eski öğretmeni bizlere Edmund ile ilk karşılaştıkları sahnede hatırlatıyor.
  • Hitler’in ses kaydının dinletildiği sahnede kameranın bizlere boşlukları göstermesi anlamlı.

Öylesine

  • Bu filmi “Yalnız ve Güzel Edmund” için izledim.
  • “Küçük Edmund”

Umberto D

image

Filmin Künyesi:

UMBERTO D | Yönetmen:  Vittorio De Sica  / Oyuncular: Carlo Battisti (Umberto Domenico Ferrari), Maria Pia Casilio (Maria), Lina Gennari (Antonia Belloni)  / İtalya / 1952 / Siyah-Beyaz / 89´

Sinopsis:

Vittorio De Sica’nın bu yeni-gerçekçi başyapıtı, İtalya’nın savaş sonrasında ekonomisini rayına sokmaya çalıştığı yıllarda geçinmeye çalışan yaşlı bir emekliyi izliyor. Köpeği Flike dışında kimsesi olmayan Umberto, insani duyguların modernleşme güçleri tarafından yok edilmiş gibi göründüğü bir şehirde onurunu korumaya çalışıyor. Temel ihtiyaçlarını –yiyecek, barınak, arkadaşlık- karşılamak için verdiği mücadele, çekilmiş en acıklı filmlerden birini, dünya sinemasının gerçek bir klasiğini yaratıyor.

Artılar

  • Filmi genel olarak beğendim ve başarılı buldum.
  • Müzik kullanımını başarılı buldum.
  • Carlo Battisti’nin oyunculuğu oldukça başarılı.
  • Maria Pia Casilio’nun oyunculuğu da göz doldurdu.

Eksiler

  • Filmde Umberto’nun bir tek akrabası ya da yakını ile bile hiç karşılaşmıyor olmamız garip geldi.

Keşif

  • Umberto’nun gururundan dolayı dilenmeyi bile becerememesi ve o sahnelerdeki ifadesi/duruşu bana “Diyet” (Yönetmen: Ö. Lütfi Akad) filminde para kazanmak için o yaşta sokaklarda balon satmaya çalışan ama aslında satamayan Hacer’in (Hülya Koçyiğit) babası Yunus (Turgut Savaş) karakterini hatırlattı.
  • Umberto’nun köpeği Flike ile olan candan dostluğu bana benzer dostlukları gördüğümüz şu iki filmi hatırlattı:
    “Artist” (Yönetmen: Michel Hazanavicius) filminde George Valentin (Jean Dujardin) ile köpeği
    “Bwakaw” (Yönetmen: Jun Robles Lana) filminde Rene (Eddie Garcia) ile köpeği Bwakaw
  • Umberto karakteri zaman zaman bana “Yaban Çilekleri” (Yönetmen: Ingmar Bergman) filmindeki yaşlı Profesör Isak Borg (Victor Sjöström) karakterini hatırlattı.
  • Umberto’nun harabeye dönmüş odasında kameranın bize tam karşı açıdan gösterdiği bölüm bir tablo gibiydi.
  • Maria’nın karıncaları ateş ile öldürdüğü sahne ilginçti.
  • Umberto’nun istemeye istemeye köpeği Flike’ın ayaklarına şapkasını koyup dilenmeye çalıştığı sahne hoştu durumun kendisi oldukça acıklı olsa da.
  • Filmin heyecanlı finali sürpriz oldu benim için. Önden gelen sahnelerle Umberto’nun artık intihar edeceğine kanaat getirmişken birden onun hayata yeniden tutunmasına ve köpeği Flike ile umut dolu yarınlara yol almasına tanık olduk.
  • Umberto’nun yüzündeki o mağrur ve acı dolu ifade bana “Milyarder” (Yönetmen: Kartal Tibet) filmindeki istasyon şefi Mesudiyeli Mesut (Şener Şen) karakterini çağrıştırdı.
  • Umberto ile Maria ikilisini “Gönül Yarası” (Yönetmen: Yavuz Turgul) filmindeki Nazım (Şener Şen) ve Dünya (Meltem Cumbul) ikilisine benzettim biraz. Umberto ile Maria arasında sanki tam olarak adı konulmamış bir yakınlık/ilişki var Nazım – Dünya arasında olduğu gibi. Öte yandan Umberto da Nazım gibi okumuş, intizamlı giyinen bir karakter. Maria ise Dünya gibi okuyamamış, sevgiden yoksun kalmış bir kadın.
  • Maria’nın iki sahnede dışarıda yalnız başına dolaşan kedi ile karşılaşmasını anlamlı buldum. Aslında Maria’nın durumu da o gördüğü kedilerden farklı değil.
  • Umberto elindeki 1000 lirayı kimseye bozduramaz. Gidip bir satıcıdan bardak alır paranın bozulması için ve aldığı bardağı anında yere fırlatır. Oldukça güzel bir sahneydi bu.

Öylesine

  • “Yataklar Üstünde 20.000 Karınca”
  • “Çanlar Umberto İçin Çalıyor”

Roma, Açık Şehir

image

Filmin Künyesi:

ROMA, AÇIK ŞEHİR | ROMA CITTA APERTA| ROME, OPEN CITY | Yönetmen:  Roberto Rossellini  / Oyuncular: Aldo Fabrizi (Don Pietro Pellegrini), Anna Magnani (Pina), Marcello Pagliero (Giorgio Manfredi / Luigi Ferraris), Harry Feist (Major Bergmann), Vito Annichiarico (Piccolo Marcello), Nando Bruno (Agostino the Sexton), Giovanna Galletti (Ingrid), Francesco Grandjacquet (Francesco), Maria Michi (Marina Mari), Carla Rovere (Lauretta), Joop van Hulzen (Kaptan Hartmann)   / İtalya / 1945 / Siyah-Beyaz / 103´

Sinopsis:

Roberto Rossellini, 1945 tarihli başyapıtı Roma Açık Şehir’i çekerken savaş daha yeni bitmişti, bu da bütün düzenin çöktüğü bir ortamda insanların zorunlu seçimlerini anlatan sarsıcı hikayeye bir belgesel havası kazandırmıştı. Rossellini’nin filmi bir-iki yıl öncesinde, Nazi yetkilileri şehrin direnişini kırmak için planlar yaptığı dönemde geçer. Romalılar neredeyse çıkışsız bir konuma itilmişti – direnmeli mi? İşbirliği mi yapmalı? Yoksa ikisinin arasındaki acı verici gri alanda var olmayı sürdürmekle mi yetinmeli? Rossellini’nin filminde çok sayıda karakter var (bazıları da profesyonel olmayan oyuncular), ama bu dürüst ve kızgın filmin merkezinde kaçak bir mühendis ve direniş savaşçısı (Marcello Pagliero), davaya hizmet eden bir rahip (Aldo Fabrizi) ve başka bir partizanla nişanlı olan, cesur ve hamile bir kadın (Anna Magnani) var. Olup bitenlerin büyük kısmı yıkıcı nitelikte, ama Rossellini mizaha ve günlük yaşamın sıcaklığına da yer bulmuş.

Artılar

  • Filmi genel anlamda başarılı buldum.
  • Tüm oyunculuklar oldukça başarılı.
  • Senaryo başarılı.
  • Görüntü yönetimini başarılı buldum.

Eksiler

  • Pina’nın ölümünden sonra herkesin bir anda normal yaşantısına hızlı bir şekilde dönmesi beni biraz şaşırttı.
  • Francesco’yu, Nazi yetkilileri tarafından yakalanmaktan son anda kurtulduktan sonra filmde tekrar göremememiz sanki bir eksiklik yaratmış.
  • Francesco ile Pina arasındaki aşka biraz daha tanık olabilsek iyi olurdu 🙂

Keşif

  • Yönetmen dram yüklü hikaye içerisine mizahi öğeleri oldukça ustaca yerleştirmiş.
  • Yatalak dede karakteri filme oldukça sempati katmış. Bu karakter bana “Bitirim Kardeşler” (Yönetmen: Zeki Ökten) filminde Ali (Kadir İnanır) ve Veli (Kartal Tibet) kardeşlerin babasını (Hulusi Kentmen) hatırlattı. Onun da filmde çocuklarını kandırarak yatağa düşmüş hasta numarası yaptığı bir sahne vardı.
  • Francesco’nun Pina’ya umut dolu bir konuşma yaptığı sahne güzeldi.
  • Francesco’nun Marcello’ya veda ettiği sahne oldukça sade ve etkileyiciydi.
  • Rahip Don Pietro’yu canlandıran Aldo Fabrizi’yi sima olarak Yıldırım Önal’a benzettim.
  • Filmden bir replik: “Zor olan onurlu ölmek değil yaşamaktır.”
  • Filmden bir replik: “Bir kadın değişebilir, hele ki aşıksa”
  • Gestapo’nun katipliğini üstlenen karakter, yanı başında insanlık tarihinin en kötü hatıralarından Nazi vahşetinin bir uzantısı olarak devam eden işkenceye aldırmadan mutlu mesut kalemtıraşında kalemini açıyor.
  • Marina’nın yatakta yüz üstü uzanırken Almanlarla işbirliği konuşması yaptığı sahne güzeldi.
  • Akşam eve geç gelen çocukların, evlerin kapıları açılır açılmaz ebeveynleri tarafından azarlandığı yer yer pataklandığı bölümler oldukça iyiydi.
  • Alman işgalciler arasında iki tane de güçlü kadın karakter yer alıyor.
  • Rahip Don Pietro’nun Alman işgalcilere lanet okuduktan sonra dini hassasiyetlerinden dolayı Tanrı’dan kendini bağışlamasını istemesi güzel bir uygulamaydı.
  • Yönetmen bu filmde Roma’daki fiziksel yıkım yerine insanlardaki psikolojik yıkıma odaklanmış.

Öylesine

  • “İki Oda Bir Savaş”. Odanın birinde işkence yapılırken; diğerinde klasik müzik ve caz ezgileri yükseliyor.

Stromboli

image

Filmin Künyesi:

STROMBOLI | Yönetmen:  Roberto Rossellini  / Oyuncular: Ingrid Bergman (Karen), Mario Vitale (Antonio), Renzo Cesana  / İtalya / 1950 / Siyah-Beyaz / 81´

Sinopsis:

Roberto Rossellini’yle İngrid Bergman arasındaki ilk işbirliği, volkanik bir adanın fon olarak kullanıldığı, bir kadının varoluşsal krizinin anlatıldığı son derece etkileyici bir portre. II. Dünya Savaşı’nın ardından Litvanyalı bir göçmen (Bergman), savaş esiri kampında tanıştığı basit bir İtalyan balıkçısıyla (Mario Vitale) evleniyor ve birlikte kocasının Sicilya açıklarında ıssız bir adadaki köyüne gidiyorlar. Dünyadan kopunca duygusal olarak çökmeye başladığını hissediyor, ama dramatik bir uyanış onu bekliyor. Yönetmenin alameti farikası olan yeni-gerçekçiliği (balıkçıların yaşamı ve işlerinin anlatımı) derinden hissedilmiş bir melodramla dengeleyen Stromboli, tam bir aydınlanma.

Artılar

  • Ingrid Bergman’ın oyunculuğu oldukça başarılı.

Eksiler

  • Karen’in daha adım atar atmaz köyü beğenmemesi ve hemen geri dönmek istemesi bana biraz garip geldi. Keşke biraz zaman geçtikten sonra bu tepki bize gösterilseydi.
  • Karen’in köyden ve Antonio’dan kaçabilmek adına fener bekçisi ile yakınlaşmasını yadırgadım 🙂
  • Karen ve Antonio’nun köye ilk vardıkları andan itibaren filme bir süre eşlik eden müziği olumsuz buldum.
  • Büyük aşıklar olarak tanıştırıldığımız Karen ve Antonio çiftini bir öpüşürken göremedik 🙂

Keşif

  • Karen’in Peder ile daha iyi anlaşması ve onunla kısa süreli yakınlaşması bana “Aşkın İzleri” (Yönetmen: Terrence Malick) filmindeki Marina (Olga Kurylenko) ile Peder Quintana (Javier Bardem) arasındaki yakınlaşmayı hatırlattı.
  • Karen’in Peder ile kayalıkların orda konuştukları sahne güzeldi.
  • Yönetmenin balıkçıların gündelik yaşantılarına ilişkin detayları bizlerle paylaşmasını başarılı buldum.
  • Büyük balıkların avlanmasına ilişkin sürecin gösterildiği sahne güzel ve anlamlıydı. Bu süreci Karen de izliyor bu arada. Karen’in yüzüne doğru ara ara suların fışkırması onun daha da korkmasına ve bunalmasına yol açıyor.
  • Karen’lerin evine tadilat için gelen Amerikalı yaşlı amcalar hoştu.
  • Birdenbire yanardağın aktif hale gelmesi ve kül yığınlarının köyün üstüne salınması belki de bir anlamda doğanın Karen-Antonio çiftinin ilişkisinin bitimine ve/veya avlanan onca balığın diyetine dair bir mesaj olarak da okunabilir.
  • Tanrı ile arasının pekiyi olmadığı Karen’in finalde yanardağın orta yerinde Tanrı’ya yalvarması manidar.
  • Karen’in yanardağın eteklerinde, kayalıklarda dolaştığı bölümler “Serüven” (Yönetmen: Michelangelo Antonioni) filminde Anna’nın (Lea Massari) kayboluşa giden yolunu hatırlattı.
  • Köylünün Karen’e muamelesi biraz bana “Yatık Emine” (Yönetmen: Ömer Kavur) filminde köylünün Emine’ye (Necla Nazır) olan davranışlarını hatırlattı. Yatık Karen

Öylesine

  • “Stromboliyi kül aldı,
    Bir yar sevdim lav aldı.”
  • “Bir Balıkçıya Gönül Verdim”
  • Antonio der ki: “İlkelim ama Karen bende”
  • “Neden geldim Stromboliye,
    Tutuldum kaldım avare.”
  • “Yanardağlar Kızı Karen”
  • “Yanardağda Var Bir Kadın”

Aylaklar

image

Filmin Künyesi:

AYLAKLAR | I VITELLONI | Yönetmen:  Federico Fellini  / Oyuncular: Franco Interlenghi (Moraldo Rubini), Alberto Sordi (Alberto), Franco Fabrizi (Fausto Moretti), Leopoldo Trieste (Leopoldo Vannucci), Riccardo Fellini (Riccardo), Leonora Ruffo (Sandra Rubini), Jean Brochard (Francesco Moretti), Claude Farell (Olga), Carlo Romano (Michele Curti), Enrico Viarisio (Signor Rubini), Paola Borboni (Signora Rubini), Lída Baarová (Giulia Curti), Vira Silenti (Gisella), Maja Niles (Caterina) / İtalya / 1956 / Siyah-Beyaz / 92´

Sinopsis:

Beş genç adam, ergenlik sonrası belirsizliği içinde macera hayalleri kurar ve yaşadıkları küçük sahil kasabasından kaçarlar. Onları şımartan ailelerinden aldıkları paraları içkiye, kadınlara ve yerel bilardo salonuna harcayarak vakit geçirirler. Fellini’nin bu ikinci filmi, kalemle çizilmiş karakter eskizlerinden oluşan yarı özyaşamöyküsel bir başyapıt: Hamile bıraktığı kızla evlenmek zorunda kalan kadın avcısı Fausto; hep çocuk kalacak Alberto; şöhrete susamış yazar Leopoldo; grubun tek vicdan sahibi üyesi Moraldo. En İyi Özgün Senaryo dalında Akademi Ödülü kazanmış, uluslararası üne sahip Aylaklar, yaşamlarının anlamını bulmak için uğraşan bir grup kasaba boştagezerinin yaşamlarından bir yılı sevecenlikle sergiliyor.

Artılar

  • Filmi genel anlamda beğendim.
  • Filmin mizahi unsurları dramatik yapıya zarar vermeden ölçülü bir şekilde kullanılmış.
  • Oyunculuklar başarılıydı.

Eksiler

  • Moraldo’nun, kardeşi ile evli olan arkadaşı Fausto’nun çapkınlıklarına hiç ses çıkarmamasını garip buldum.
  • Fausto’nun babasının, eşi Sandra’nın ailesi tarafından dışlanmasına pek anlam veremedim.

Keşif

  • Leopoldo ve onun yazmış olduğu tiyatro oyununu sonuna kadar dinleme hatasını yapan 🙂 ünlü tiyatro oyuncusunun, dış mekanda yoğun rüzgar uğultusu altında oynadıkları karşılıklı sahne güzeldi.
  • Karnaval sahnesi çok iyi çekilmiş.
  • Filmimizdeki beş genç adamın oluşturduğu grup bana bizim filmlerimizden benzer arkadaş gruplarının yer aldığı şu filmleri hatırlattı:
    “Vay Başımıza Gelenler” (Yönetmen: Zeki Alasya)
    “Mavi Boncuk” (Yönetmen: Ertem Eğilmez)
    “Varyemez” (Yönetmen: Orhan Aksoy)
  • Roma’dan bıyıklı olarak dönen Fausto’da bir Nuri Alço havası da vardı hani 🙂 Bu durumda Sandra’ya da Ahu Tuğba olmak düşüyor.
  • Fausto’nun antika dükkanında çalıştığı sıradaki sakarlıkları ve patronla olan ilişkisi bana, “Keloğlan Aramızda” (Yönetmen: Sırrı Gültekin) filminde Keloğlan (Rüştü Asyalı) ile çalıştığı zücaciye dükkanının patronu arasındaki ilişkiyi hatırlattı.
  • Fausto’nun daha önce Sandra ile gittiği sinemada gördüğü gizemli kadına Sandra’yı arama çalışmaları sırasında tekrar rastlaması manidardı.
  • Son sahnede trenle ayrılan Moraldo’yu görüyoruz. Tren vagonlarının ilerleyişine paralel olarak kamera bizlerde gruptaki diğer kişileri uyurken gösteriyor. Güzel bir uygulamaydı bu.

Öylesine

  • Bulunamadı.

İtalya’ya Yolculuk

image

Filmin Künyesi:

İTALYA’YA YOLCULUK | VIAGGIO IN ITALIA | JOURNEY TO ITALY | Yönetmen:  Roberto Rossellini  / Oyuncular:  Ingrid Bergman (Katherine Joyce), George Sanders (Alexander ‘Alex’ Joyce), Maria Mauban (Marie Mauban), Paul Muller (Paul Dupont), Anthony La Penna (Tony Burton), Natalia Ray (Natalie Burton), Jackie Frost (Betty)  / İtalya / 1954 / Siyah-Beyaz / 97´

Sinopsis:

Homer Amca’nın evini satmak için Napoli’ye giden Londralı iş adamı George Sanders ve karısı Ingrid Bergman, sekiz yıllık bir evliliğin ardından konuşacak neredeyse hiçbir şeylerinin kalmadığını görüyor. Pazarlık uzadıkça, Bergman ona aşık olan ama çok genç yaşta ölen bir şairi hatırlıyor, Sanders işten uzak kaldığı için yakınıyor, sonunda da ayrılıyorlar – Bergman Müze’deki heykellerin yalınlığına, Vezüv kraterlerindeki iyonlaşmaya ve mezarlıktaki iskeletlere bakmaya gidiyor, Sanders ise Capri’deki arkadaşlarıyla takılıyor, kendisinden uzaklaşmış karısını gönülsüzce takip ediyor, çekici bir fahişeden yakasını kurtarmaya çalışıyor; ikisi de sonunda Pompeii’nin ölülerinin alçı kalıplarına bakmak için bir araya geliyor. Pek az şey oluyor, ama bir evliliğin inceden inceye çözülmesini görüyoruz. Kurtarmak için bir mucize mi gerekli? Rossellini ve Bergman’ın kendi evlilikleri de parçalanıyordu, dolayısıyla burada anlatılanlar salt kurgudan öte şeyler, zaman ve ölümlülük karşısında kırılgan bir birlikteliğin acı verici derecede içten bir anlatımı söz konusu.

Artılar

  • Ingrid Bergman ve George Sanders ikilisinin oyunculukları başarılı.
  • Katherine’nin müze ziyaretleri sırasında kullanılan müzikler iyiydi.
  • Katherine ve Alex çiftinin evliliklerinde gelmiş oldukları noktaya dair tespitlerini içeren diyaloglar oldukça başarılıydı.

Eksiler

  • Filmin sonunu biraz popülist buldum.

Keşif

  • Filmden bir replik: “Bazen bir insanın öksürüğü konuşmasından daha çok şey anlatabilir”
  • Katherine karakterinde “Gece” (Yönetmen: Michelangelo Antonioni) filmindeki Lidia (Jeanne Moreau) ile “Serüven” (Yönetmen: Michelangelo Antonioni) filmindeki Anna (Lea Massari) karakterlerinin bir karışımını gördüm.
  • Katherine’nin Dük ziyareti için giydiği siyah iddialı kıyafeti anlamlı buldum.
  • Katherine’nin film içerisinde yapmış olduğu müze/tarih ziyaretleri hem onun hem de bizlerin ruhlarımızdaki boşlukları doldurur nitelikteydi.
  • Tarihi gezilerde bu sefer  bir yanardağ kraterine uğruyoruz. Tur rehberi burada iyonlaşmanın etkisini ve gücünü gösteriyor. Burada etkiden kasıt, krater alanındaki bir noktada gaz açığa çıkarıldığı zaman yanardağın her noktasında gaz çıkışı görülmeye başlanması. Ben buradaki sahneyi bir de Katherine  ve Alex arasındaki ilişki açısından okudum. Sönmüş yanardağ krateri burada ikilimizin ilişkisini temsil ediyor. Hangi ortamda olursa olsunlar çiftimizin yaptığı en ufak bir tartışma, sonrasında ilişkilerinin tüm çehresinde gözlenebiliyor.
  • Kafataslarının sergilendiği yeraltı mezarlığı dehşet vericiydi.
  • Pompeii’de geçen son tarihi ziyaret de oldukça güzeldi. Rehber, çiftimize Pompeii’nin ölülerinin alçı kalıplarını göstermeye çalışıyor bir sahnede. Çıkan kalıplar bir kadın ve erkeğe ait. Katherine oldukça etkileniyor o kalıpları görünce. Belki de kendini ve Alex’i görüyor onların yerinde.
  • Katherine’nin müze ziyaretlerine yoğunlaşmasında ilk aşkı Charles’in ve onun şiirlerindeki kasvetli romantizmin etkisi olduğunu düşünüyorum.

Öylesine

  • “Tarihe Yolculuk”

Durgun Hayat

image

Filmin Künyesi:

DURGUN HAYAT | STILL LIFE | STILL LIFE | Yönetmen:  Uberto Pasolini / Oyuncular:  Eddie Marsan (John May), Joanne Froggatt (Kelly Stoke), Karen Drury (Mary), Andrew Buchan (Müdür), Neil D´Souza (Shakthi) / İtalya / 2013 / Renkli / 87´

Sinopsis:

The Full Monty’nin yapımcısı Uberto Pasolini, ikinci yönetmenlik denemesinde sıradan bir adamın hayatını perdeye taşıyor. John, kimi kimsesi olmayan kişiler öldüğünde onların hayatlarını araştıran bir sosyal hizmet görevlisi. Ölenler için en ideal cenazeyi düzenlemeye çalışıyor, iletişimde olmadıkları yakınlarını son görevlerine çağırıyor. Bu ufak dedektiflik oyunlarıyla hayatını renklendirmeye çalışan John, aniden işine son verildiğinde ise elindeki son vakayı sonuçlandırmakta ısrar ediyor. Durgun Hayat komedi ve dram arasında sağlam bir denge tuttururken, ailenin öneminin altını çizen hüzünlü bir film.

Artılar

  • John May’i canlandıran Eddie Marsan’ın film boyunca karakterin özelliklerini başarı ile taşıması güzeldi.
  • Kısa bir süre yer alsa da Kelly Stoke rolünde Joanne Froggatt’in oyunculuğunu oldukça başarılı ve samimi buldum.

Eksiler

  • Filmin ilk bölümleri adı gibi o kadar durgundu ki bu da izlenebilirliği olumsuz etkiledi.
  • John May için aslında sıradan bir ölü gibi gözüken Billy Stoke’un cenazesinin onun için bu kadar önemli hale gelmesine pek anlam veremedim.
  • Filmin mizahi tarafı biraz daha güçlü olabilirdi.

Keşif

  • Film sanki son çeyrekte toparlıyor gibi geldi bana.
  • Filmin son sahnesinde, vakti zamanında John’un cenazelerini organize ettiği ölülerin John’un mezarı başında toplanmaları güzel bir uygulamaydı. Bir bakıma iade-i ziyaret oldu.
  • Yine filmin son sahnesinde John’un mezarı başına toplanan kalabalıkta bir “Hababam Sınıfı Sınıfta Kaldı” (Yönetmen: Ertem Eğilmez) ruhu da sezmedim değil. Şöyle bir hayal edelim. Mahmut Hoca (Münir Özkul) soruyor “Kim Öldü?” diye. Herkes sırasıyla “Ben öldüm.”, “Hayır ben!” diye diye en sonunda herkes “Biz öldük” diyor.
  • John May karakterinin sadece işi ile ilgilenmesi ve dış dünya ile minimum boyutta ilişki kurması bana “Kavşak” (Yönetmen: Selim Demirdelen) filmindeki “Güven” (Güven Kıraç) karakterini hatırlattı. Kim bilir belki John’un da geçmişinde Güven’in yaşadığı gibi acı bir olay vardır. Yönetmen bu konuda hiç renk vermiyor.
  • Finalde John’un ölmesi açıkçası benim için sürpriz oldu. Billy’nin cenaze töreni için o kadar uğraşan John maalesef törene katılamadan hayata veda etti. Bu kurguyu, hayatın durgunluğuna, sıradanlığına, bilinmezliğine dair bir okuma olarak yorumladım.
  • Billy’nin bir arkadaşını ziyaret için huzurevine giden John’a, ikram edilen yemeğin her zaman yediği yiyecek çıkması hoş bir sahneydi. Ayrıca bunu John’un bir huzurevi ya da emekli yaşamı sürdürdüğüne dair bir okuma olarak da yorumladım.
  • John’un hayatı durgun olduğu gibi filmdeki genel yaşam, sokaklar, mekanlar da durgun. Bu açıdan iyi bir bütünlük oluşturulmuş sanırım.
  • Hep kravat takılı gördüğümüz John’u ilk ve son defa kravatsız görüyoruz. Belki de John’un bu durumuna alışık olmayan hayat gibi otobüs de bir anda afallayarak ona çarpıp ölümüne sebep oldu.

Öylesine

  • John May, hayattan durgun yemiş birisi.
  • “Durgun Hayatın Kavalcısı”
  • Kelly’ye abayı yakan John’un pozisyonu biraz “Kadın Gören Masum Köylü” gibi olmuş hani.

Muhteşem Güzellik

image

Filmin Künyesi:

MUHTEŞEM GÜZELLİK | THE GREAT BEAUTY | LA GRANDE BELLEZZA | Yönetmen:  Paolo Sorrentino / Oyuncular: Toni Servillo, Carlo Verdone, Sabrina Ferilli / İtalya / 2012 / Renkli / 142´

Sinopsis:
Altın Küre Ödülleri’nde En İyi Yabancı Film; Avrupa Film Ödülleri’nde En İyi Film, En İyi Yönetmen, En İyi Erkek Oyuncu ve En İyi Kurgu ödüllerini kazanan ve 86. Akademi Ödülleri’nde En İyi Yabancı Film dalında Oscar’a aday olan Muhteşem Güzellik / The Great Beauty”, senenin en çok övgü alan filmlerinden biri. Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye için yarışan ve Fellini’nin başyapıtı Tatlı Hayat’a benzetilen film, adeta Roma’ya ithaf edilmiş rengarenk bir aşk mektubu niteliğinde. Il Divo ve Olmak İstediğim Yer’in yönetmeni Paolo Sorrentino’nun yönettiği film, BAFTA’da da En İyi Yabancı Film adayları arasında yer alıyor. Büyüleyici ve görkemli atmosferiyle bir Roma yazı… İlerleyen yaşına rağmen karşı konulamaz bir cazibesi olan yakışıklı Jep Gamberdella, şehrin tadını sonuna kadar çıkarmaktadır. Şık akşam yemeklerinden çılgın partilere koşar. Kıvrak zekası ve mizahi kişiliğiyle her zaman baştan çıkarıcı ve bağımlılık yapan biri olmuştur. Aynı zamanda bir yazar olan Jep, gençliğinde ödül aldığı kitabı ile büyük bir başarı yakalar ve Roma yüksek sosyetesinde önemli bir itibar edinerek ihtişamlı bir hayat sürmeye başlar. Roma’nın en güzel manzaralı evlerinden birinde oturan Jep, terasında eğlenceli partilere ev sahipliği yapar. Takındığı alaycı tavır ile dejenere olmuş insanları ve hayal kırıklıklarını maskeleyerek dünyayı biraz daha iyi bir yer olarak görmeye çalışır. Onun için masumiyetini koruyan tek şey hala hayallerinde yaşattığı eski aşkıdır. Artık yeniden kalemi kağıdı eline almanın zamanı gelmiştir, ancak güzelliğiyle insanı etkisiz hale getiren bu göz kamaştırıcı şehirde içinde biriken derin yorgunluğun üstesinden gelebilecek midir?

Artılar

  • “Jep Gambardella” rolünde Toni Servillo’nun oyunculuğu olağanüstü.
  • Filmin çok katmanlı yapısı ustaca yönetilmiş.
  • Roma şehrine ilişkin kullanılan görüntüler gerçekten bir harika.
  • Filmde ara ara dış ses olarak yer alan Jep’in konuşmaları filme olumlu yönde güç katmış.
  • Jep’in evinde düzenlediği geleneksel dost meclislerinin birinde, arkadaşı Stefania’ya (Galatea Ranzi) onun gerçeklerini yüzüne karşı anlattığı sahne oldukça etkileyiciydi.
  • Yan rolde gördüğümüz ‘yaramaz’ Lello Cava (Carlo Buccirosso) ve ‘cüce’ editör karakterleri filme oldukça renk katmış.

Eksiler

  • İçinde birçok hikaye ve görsel barındıran filmin, zaman zaman okunabilirliği zorlaştırdığını hissettim.
  • Jep’in en yakın arkadaşlarından Romano (Carlo Verdone) ile sevgilisi arasında film boyunca yaşananlar, filmin geneli içerisinde biraz zayıf ve yapmacık duran bir hikaye olmuş.

Keşif

  • “Gece” (Yönetmen: Michelangelo Antonioni) filminde başroldeki yazar Giovanni Pontano (Marcello Mastroianni) karakteri ile bu filmdeki Jep karakteri arasında bir paralellik kurdum. İki filmde de bir bakıma yaratıcılığında tıkanma yaşayan bir yazar figürü görüyoruz.
  • “Batan Güneş” (Yönetmen: Michelangelo Antonioni) filminde başroldeki Vittoria (Monica Vitti) karakteri için nasıl güneş hep batıyorsa; bu filmdeki Jep için ise güneş hiç batmıyor sanki.
  • Jep’in film boyunca 65 yaşına kadarki yaşamını muhasebe etmesi, geçmişe gitmesi, özeleştiriler yapması vb. noktalar bana “Yaban Çilekleri” (Yönetmen: Ingmar Bergman) filminde benzer bir yol/tutum izleyen başroldeki Dr. Isak Borg (Victor Sjöström) karakterini anımsattı.

Öylesine

  •  “Görsel Olmak İstediğim Yer”.
  • “Batmayan Güneş”.

Sezar Ölmeli

image

Filmin Künyesi:

SEZAR ÖLMELİ | CESARE DEVE MORIRE | Yönetmen: PAOLO & VITTORIO TAVIANI / Oyuncular: COSIMO REGA, SALVATORE STRIANO, GIOVANNI ARCURI, ANTONIO FRASCA / İtalya / 2011 / Renkli ve Siyah-Beyaz / 76’

image