Güvercin Filmi Üzerine Öylesine Notlar

"Güvercin" filminden bir sahnede Yusuf ile güvercini Maverdi

Güvercin filmi ile ilgili künye, sinopsis ve değerlendirmeler aşağıdaki gibidir.

Filmin Künyesi:

GÜVERCİN | THE PIGEON | Yönetmen: Banu Sıvacı / Senarist: Banu Sıvacı / Oyuncular: Kemal Burak Alper (Yusuf), Ruhi Sarı (Halil), Demet Genç (Rumeysa), Michal Elia Kamal (Gülfem) / Türkiye / 2018 / Renkli / 78´

Sinopsis:

Yusuf, Adana’nın kenar mahallelerinden birinde, ağabeyi ve ablasıyla birlikte yaşayan bir gençtir. Oturdukları evin çatısında, ölen babasından kalan güvercinlerini tutkuyla besleyip eğitmektedir. Yusuf, Maverdi adını verdiği dişi güverciniyle özel bir bağ kurmuştur. Ağabeyi Yusuf’a, çalışması ve para kazanması konusunda baskı yapar. Kuşlarından başka bir dünyayı tanımayan Yusuf, çalışma hayatı ve mahallesinin gerçekleriyle yüzleşir.

Not: Yukarıdaki paragraf Başka Sinema sayfasından alınmıştır.

Öylesine

  • Bir ilk film olarak başarılı bir çalışma olmuş.
  • Yusuf karakterini canlandıran Kemal Burak Alper iyi bir performans ortaya çıkarmış.
  • Filmde yer alan güvercinler de gerçekten iyi oyunculuk sergilemiş.
  • Filmin zayıf yönü hikaye örgüsündeki konuların yavan ve kısır kalması olmuş.
  • Zayıf yapılı olan Yusuf’un kendisi de kuş kadar besleniyor.
  • Yusuf karakteri bana biraz Zeki Ökten ve Ömer Kavur filmlerindeki saf ve iyi yürekli insan temsillerini hatırlatıyor.
  • Yusuf’un içine kapanık olması, yalnızlık çekmesi, vefat etmiş anne-babasını özlemesi “Yumurta” (Yönetmen: Semih Kaplanoğlu) filminde başrolde yer alan Yusuf (Nejat İşler) karakterini anımsatıyor. Bu arada iki filmde de Yusuf karakterinin “yumurta” ile olan sahneleri yer almakta. “Yumurta” filmi ile ilgili Öylecine Bir Aşk sayfasındaki değerlendirme yazısına buradan erişebilirsiniz.

    Güvercin Filmi için Öylesine İsim Önerileri 

  • “Yusuf ile Maverdi”
  • “Güvercinleri Seyreden İnsan”

 

Kum Saati Sanatoryumu

image

Filmin Künyesi:

KUM SAATİ SANATORYUMU | SANATORIUM POD KLEPSYDRA| THE HOURGLASS SANATORIUM | Yönetmen: Wojciech Has / Oyuncular: Jan Nowicki (Józef), Tadeusz Kondrat (Jakub – Józef’in Babası), Gustav Holoubek (Dr. Gotard), Halina Kowalska (Adela), Irena Orska (Józef’in Annesi), Mieczyslaw Voit (Kör Kondüktör) / Polonya / 1973 / Renkli / 124´

Sinopsis:

Hayranları arasında David Lynch, Francis Ford Coppola ve Quay kardeşler gibi isimler bulunan Polonyalı yönetmen Wojciech Has, hâlâ şiddetle keşfedilmeyi bekleyen usta bir yönetmen. 1965 tarihli kült klasiği Zaragoza´da Bulunmuş Elyazması dışındaki filmleri izleyici karşısına nadiren çıkabilmişti. Zamanında Polonya tarafından yurtdışına çıkarılması yasaklanan Kum Saati Sanatoryumu, gizlice gönderilen kopyasıyla Cannes´da gösterilmiş ve Jüri Özel Ödülü kazanmıştı. 2000´lerde, kopyası Martin Scorsese sayesinde restore edilen film, hikâyeden çok biçim ve atmosferle ilgilenen, görüntü yönetimiyle büyüleyen fantastik, sürreel bir düş. Ya da Derek Elley´nin deyişiyle “Akıllara durgunluk veren bir çalışma, Mahler´in bütün senfonilerinin bir araya toplanmasının sinematografik muadili.”

Not: Yukarıdaki paragraf İKSV sayfasından alınmıştır.

Artılar

  • Filmi genel anlamda beğendim.
  • Filmin girişi etkileyici olmuş.
  • Yönetim, mekan tasarımı, kamera kullanımı gibi ögeler başarılı olmuş.
  • Jan Nowicki başarılı bir oyunculuk sergilemiş.

Eksiler

  • Filmin fazlaca hayal sahnelerine yer vermesi odaklanmayı zorlaştırıyor.

Keşif

  • Zaman kavramına atfedilen benzetmeler/ifadeler güzeldi. Zamanda oynamakla ilgili kum saati benzetmesi ilginçti.
  • Filmin zamanla olan ilişkisi bana yönetmen Ömer Kavur’u çokça düşündürttü.
  • Filmi izlerken hatırıma Luis Bunuel, Alejandro Jodorowsky, Peter Greenaway, Aleksei German, Ingmar Bergman, Ömer Kavur gibi yönetmenler geldi.
  • Józef’in filmin sonunda yeni kondüktör olması güzel bir final olmuş.

Öylesine

  • “Saatleri Ayarlama Sanatoryumu”

Yeryüzünün Kraliçesi

image

Filmin Künyesi:

YERYÜZÜNÜN KRALİÇESİ | QUEEN OF EARTH | Yönetmen: Alex Ross Perry / Oyuncular: Elisabeth Moss (Catherine), Katherine Waterston (Virginia), Patrick Fugit (Rich), Kentucker Audley (James), Keıth Poulson (Keith), Kate Lyn Sheil (Michelle) / ABD / 2015 / Renkli/ 90´

Sinopsis:

Babasının ölümü sonrası sevgilisinden ayrılmış olan Catherine kendisini bir anda hayatının karanlık bir noktasında buluverir. Bunalımın kıyısında sürüklenirken, çocukluk arkadaşı Virginia’nın göl kenarındaki kulübesine birlikte bir kaçamak yapma teklifi çekici gelir. Ancak, geçmişin ağırlığı, başka hayaletler ve Virginia’nın orada düşen enerjisi, bu tatilin amacından uzaklaşmasına neden olur çabucak. Yalnız kalan Catherine yavaş yavaş depresyonun ve deliliğin dünyasına tekrar çekilmeye başlar.

Not: Yukarıdaki paragraf !f İstanbul sayfasından alınmıştır.

Artılar

  • Genel anlamda izlemeye değer bir film olmuş.
  • Elisabeth Moss’un oyunculuğu oldukça iyiydi.
  • Diyaloglar başarılı yazılmış.

Eksiler

  • Gerilimi daha iyi vermek için başvurulsa da müzik kullanımında biraz aşırıya kaçılmış.
  • Catherine’nin ve Virginia’nın geçmişlerine dair biraz daha detay olsa daha iyi olabilirdi.

Keşif

  • İki kadının gözlerden uzak bir yerde dinlenmeleri/tatil yapmaları, Catherine’nin daha içine kapanık; Virginia’nın  ise daha özgür olması, yan tarafta oturan erkek bir komşu olması gibi öğeler “Kusursuzlar” (Yönetmen: Ramin Matin) filmini aklıma getirdi.
  • Yakın birini kaybettikten sonra hayata tutunma/onu unutamama, geçmişle hesaplaşma, aşık olmak/sevmek gibi noktalar açısından film bana “Dolunay” (Yönetmen: Şahin Kaygun) yapımını çağrıştırdı.
  • Filmin ruhsal atmosferinde bir Ömer Kavur filmi havası da vardı.

Öylesine

  • “İkibin Yılın Depresifi”
  • “Acı Yüz”

Kar Korsanları

image

Filmin Künyesi:

KAR KORSANLARI | Yönetmen: Faruk Hacıhafızoğlu / Oyuncular: Taha Tegin Özdemir (Serhat),
Yakup Özgür Kurtaal (Gürbüz), Ömer Uluç (İbo), Yücel Can (Deli Durdağı), İlker Sır (Yeke Cello), İsa Mastar (Cesur Cello), Oğuzhan Ulukaya (Mökgem Cello), Arda Ilkin Parlak (Vedat)
 / Türkiye / 2015 / Renkli/ 83´

Sinopsis:

1981 yılında geçen film, 1980 darbesi sonrasında Kars’ta yaşanan bir hikayeyi ele alıyor. O dönem aylarca karla kaplı olan bölgede darbenin getirdiği birçok sorunun yanısıra kömür bulmak da imkansızdır. Kömür yalnızca imtiyazlı kişilerin ve bazı devlet kurumlarının ulaşabildiği bir nimet niteliğindedir. Yakın üç arkadaş olan Serhat, Gürbüz ve İbo darbenin ardından gelen karne tatilinde oyun oynamak yerine kömür aramaya başlayacaktır. En temel ihtiyaçlarından biri olan ısınma ihtiyacı için verecekleri bu mücadele çocukluklarını şekillendirecek bir dayanışma hikayesine dönüşecektir. Faruk Hacıhafızoğlu’nun senaryosunu yazıp yönetmenliğini yaptığı filmin başlıca rollerinde Taha Tegin Özdemir, Yakup Özgür Kurtaal, Ömer Uluç ve İlker Sır gibi isimler yer alıyor.

Not: Yukarıdaki paragraf Beyazperde sayfasından alınmıştır.

Artılar

  • Filmi genel olarak beğendim ve başarılı buldum.
  • Filmde minimal düzeydeki müzik kullanımı iyi bir tercih olmuş.

Eksiler

  • Nispeten daha varlıklı/ayrıcalıkla zümre ile ilgili biraz daha somut görüntülere yer verilse iyi olabilirdi.

Keşif

  • Duvardaki gölge oyunundan buz pistine yapılan sahne geçişi oldukça güzeldi.
  • Bu filmde “Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak” (Yönetmen: Ahmet Uluçay) filminin masalsı yönüyle “Yusuf ile Kenan” (Yönetmen: Ömer Kavur) filmindeki gerçekçi yönün bir bileşkesi var.
  • İtalyan Yeni Gerçekçiliği filmlerinin tadı ve havası var bu filmde.

Öylesine

  • Bulunamadı. 

Almanya, Sıfır Yılı

image

Filmin Künyesi:

ALMANYA, SIFIR YILI | GERMANY YEAR ZERO| GERMANIA, ANNO ZERO | Yönetmen:  Roberto Rossellini  / Oyuncular: Edmund Moeschke (Edmund Moeschke), Ernst Pittschau (Baba), Ingetraud Hinze (Eva), Franz-Otto Krüger (Karl-Heinz), Erich Gühne (Öğretmen), Heidi Blänkner (Frau Rademaker), Jo Herbst (Jo), Barbara Hintz (Thilde), Alexandra Manys (Eva’nın arkadaşı), Christl Merker (Christl), Inge Rocklitz (Rifugiata), Hans Sange (Herr Rademaker), Franz von Treuberg (General von Laubniz)  / İtalya / 1948 / Siyah-Beyaz / 78´

Sinopsis:

Roberto Rossellini’nin Savaş Üçlemesi’nin son bölümü en etkileyicisi; yerle bir edilmiş bir Berlin’in, 12 yaşında bir çocuğun bakışından aktarılan portresi. Hasta babası ve iki kardeşiyle bombalanmış bir binada yaşayan Edmund, kendi başına şehirde dolaşıyor, bir grup yeniyetmenin karaborsa tezgahlarına karışıyor, Nazi sempatizanı eski bir öğretmenin etkisi altına giriyor. Almanya, Sıfır Yılı (Deutschland im Jahre Null) faşizmin toplum ve birey açısından nelere yol açtığı hakkında cesur ve insanın içini burkan bir bakış.

Artılar

  • Filmi genel anlamda beğendim.
  • Oyunculuk performansında Edmund Moeschke ve Ingetraud Hinze öne çıkıyorlar.
  • Roberto Rossellini’nin savaş üçlemesi oldukça güzel olmuş: “Roma, Açık Şehir”, “Hemşehri” ve “Almanya, Sıfır Yılı”

Eksiler

  • Karl-Heiz da durdu durdu tam babasının öleceği zaman polise kayıt olmaya gitti 🙁
  • Edmund ve ailesinin hiç anne ile ilgili konuşmamaları ya da en azından onu yad etmemeleri garip geldi.

Keşif

  • Edmund rolü içi seçilen Edmund Moeschke çok isabetli bir oyuncu seçimi olmuş.
  • Edmund karakterinde “Yusuf ile Kenan” (Yönetmen: Ömer Kavur) filmindeki iki kardeş Yusuf (Cem Davran) ve Kenan’ın (Tamer Çeliker) bir karışımı var sanki.
  • Edmund’un bu filmdeki konumu bana “Vurmayın” (Yönetmen: Ümit Efekan) filmindeki Emrah’ın durumunu çağrıştırdı.
    – İki filmde de babalar (Ernst Pittschau ve Süleyman Turan) yaşlı ve sağlık problemleri var.
    – İki filmde de evin büyük oğlu (Franz-Otto Krüger ve Cem Özer) çalışmıyor/çalışamıyor ve aileleri onlar için kendilerini feda ediyor.
    – İki filmde de evin kızı (Ingetraud Hinze ve Çeçilya Daymaz) kötü yola düşüyor/düşürülüyor.
    – İki filmde de evin küçük oğlu (Edmund Moeschke ve Emrah) ailesi için kendisini parçalıyor.
  • Zaman zaman Edmund’a yapılan yakın plan çekimler oldukça başarılı.
  • Filmden bir replik: “Yaşamaya mahkum edilmişiz.”
  • Edmund’daki o burukluğun, acının yansımasını konuşurken sesinde görebiliyoruz.
  • Evin sahibi Bay Rademaker’de bir Erol Taş + Bilal İnci karışımı gözlemledim 🙂
  • Edmund’u film boyunca sanırım hep aynı kıyafetle görüyoruz.
  • Edmund’un yaşadığı tüm zorluklara ve acılara rağmen dürüstlüğünden ödün vermemesi başarılı bir uygulama olmuş. Ayrıca onun bu özelliğini, eski öğretmeni bizlere Edmund ile ilk karşılaştıkları sahnede hatırlatıyor.
  • Hitler’in ses kaydının dinletildiği sahnede kameranın bizlere boşlukları göstermesi anlamlı.

Öylesine

  • Bu filmi “Yalnız ve Güzel Edmund” için izledim.
  • “Küçük Edmund”

Stromboli

image

Filmin Künyesi:

STROMBOLI | Yönetmen:  Roberto Rossellini  / Oyuncular: Ingrid Bergman (Karen), Mario Vitale (Antonio), Renzo Cesana  / İtalya / 1950 / Siyah-Beyaz / 81´

Sinopsis:

Roberto Rossellini’yle İngrid Bergman arasındaki ilk işbirliği, volkanik bir adanın fon olarak kullanıldığı, bir kadının varoluşsal krizinin anlatıldığı son derece etkileyici bir portre. II. Dünya Savaşı’nın ardından Litvanyalı bir göçmen (Bergman), savaş esiri kampında tanıştığı basit bir İtalyan balıkçısıyla (Mario Vitale) evleniyor ve birlikte kocasının Sicilya açıklarında ıssız bir adadaki köyüne gidiyorlar. Dünyadan kopunca duygusal olarak çökmeye başladığını hissediyor, ama dramatik bir uyanış onu bekliyor. Yönetmenin alameti farikası olan yeni-gerçekçiliği (balıkçıların yaşamı ve işlerinin anlatımı) derinden hissedilmiş bir melodramla dengeleyen Stromboli, tam bir aydınlanma.

Artılar

  • Ingrid Bergman’ın oyunculuğu oldukça başarılı.

Eksiler

  • Karen’in daha adım atar atmaz köyü beğenmemesi ve hemen geri dönmek istemesi bana biraz garip geldi. Keşke biraz zaman geçtikten sonra bu tepki bize gösterilseydi.
  • Karen’in köyden ve Antonio’dan kaçabilmek adına fener bekçisi ile yakınlaşmasını yadırgadım 🙂
  • Karen ve Antonio’nun köye ilk vardıkları andan itibaren filme bir süre eşlik eden müziği olumsuz buldum.
  • Büyük aşıklar olarak tanıştırıldığımız Karen ve Antonio çiftini bir öpüşürken göremedik 🙂

Keşif

  • Karen’in Peder ile daha iyi anlaşması ve onunla kısa süreli yakınlaşması bana “Aşkın İzleri” (Yönetmen: Terrence Malick) filmindeki Marina (Olga Kurylenko) ile Peder Quintana (Javier Bardem) arasındaki yakınlaşmayı hatırlattı.
  • Karen’in Peder ile kayalıkların orda konuştukları sahne güzeldi.
  • Yönetmenin balıkçıların gündelik yaşantılarına ilişkin detayları bizlerle paylaşmasını başarılı buldum.
  • Büyük balıkların avlanmasına ilişkin sürecin gösterildiği sahne güzel ve anlamlıydı. Bu süreci Karen de izliyor bu arada. Karen’in yüzüne doğru ara ara suların fışkırması onun daha da korkmasına ve bunalmasına yol açıyor.
  • Karen’lerin evine tadilat için gelen Amerikalı yaşlı amcalar hoştu.
  • Birdenbire yanardağın aktif hale gelmesi ve kül yığınlarının köyün üstüne salınması belki de bir anlamda doğanın Karen-Antonio çiftinin ilişkisinin bitimine ve/veya avlanan onca balığın diyetine dair bir mesaj olarak da okunabilir.
  • Tanrı ile arasının pekiyi olmadığı Karen’in finalde yanardağın orta yerinde Tanrı’ya yalvarması manidar.
  • Karen’in yanardağın eteklerinde, kayalıklarda dolaştığı bölümler “Serüven” (Yönetmen: Michelangelo Antonioni) filminde Anna’nın (Lea Massari) kayboluşa giden yolunu hatırlattı.
  • Köylünün Karen’e muamelesi biraz bana “Yatık Emine” (Yönetmen: Ömer Kavur) filminde köylünün Emine’ye (Necla Nazır) olan davranışlarını hatırlattı. Yatık Karen

Öylesine

  • “Stromboliyi kül aldı,
    Bir yar sevdim lav aldı.”
  • “Bir Balıkçıya Gönül Verdim”
  • Antonio der ki: “İlkelim ama Karen bende”
  • “Neden geldim Stromboliye,
    Tutuldum kaldım avare.”
  • “Yanardağlar Kızı Karen”
  • “Yanardağda Var Bir Kadın”

Yatık Emine

image

Filmin Künyesi:

YATIK EMİNE | | EMINE THE PROSTITUTE  | Yönetmen:  Ömer Kavur / Oyuncular:  Necla Nazır (Emine), Serdar Gökhan (Hastabakıcı Server), Bilal İnci (Arzuhalci Deli İsmail), Nubar Terziyan, Mahmut Hekimoğlu (Kumandan), Renan Fosforoğlu, Güzin Özipek, Osman Alyanak (Fırıncı Mustafa), Atilla Ergün (Rıza), Ahmet Turgutlu (Çavuş)  / Türkiye / 1974 / Renkli / 84´

Sinopsis:

Ömer Kavur’un sinema okulu IDHEC’den çıkar çıkmaz çektiği 1974 tarihli Yatık Emine ise Refik Halit Karay’ın Memleket Hikâyeleri kitabında yer alan aynı adlı öyküden uyarlama. Hikâye, Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarında fahişelik yüzünden Anadolu’nun ücra bir kasabasına sürülen Emine’nin son günlerini konu edinir. Yatık Emine Osmanlı İmparatorluğu’nun modernleşme dönemine denk düşen bir kadın hikâyesi olduğu kadar, hem Bressonvari minimal anlatımıyla sinemamızda bir ilk, hem de yıllar sonra Nuri Bilge Ceylan’ın Cannes’daki ödül töreninde adını koyacağı bir hissin, “tutkuyla sevilen yalnız ve güzel ülke”nin dolaylı ifadesidir belki de… Kadının, ülkenin-ulusun temsili olarak kullanılışının dokunaklı örneklerinden biri olan, uzaklarda yalnız bırakılmış bu karakterden yola çıkarak denebilir ki, “hepimiz hâlâ Yatık Emine’yiz, hepimiz bir taşrada sürgünüz…”

Artılar

  • Senaryoyu beğendim. Diyaloglarda Turgut Özakman’ın varlığı kendini belli ediyor.
  • Necla Nazır’ın oyunculuğunu oldukça başarılı buldum.

Eksiler

  • Kumandanın kasabadan 10-15 gün ayrılması öncesinde Emine’nin durumu ile ilgili hiç tedbir almaması; onun ailesine mektup yazarken tanık olduğumuz şefkatli imajına gölge düşürüyor. Sanki karakterin genel tavrına biraz ayrıksı bir tutum oluyor bu.

Keşif

  • Necla Nazır’ın bu filmde “Yatık Emine” rolünde çizdiği karakter ve oyunculuk bana onun “Umut Dünyası” (Yönetmen: Safa Önal) filmindeki “Zeynep” rolünü hatırlattı.
  • Şadırvanda Fırıncı Mustafa’nın Rıza ile oğlu Ali’nin “prova” için Yatık Emine’ye gitmesine izin vermesi ile ilgili konuştuğu sahne bana “Kibar Feyzo” (Yönetmen: Atıf Yılmaz) filminde “Feyzo” (Kemal Sunal) ile “Hoca Efendi” (Bahri Ateş) arasında yine şadırvanda geçen “büyü” ile ilgili anlaşmaya ilişkin konuşmaları hatırlattı.
  • Emine açlıktan ve perişanlıktan evinde ölümü beklerken; kamera, öncesinde bize devlet büyüklerini,  kasabanın zenginlerini, eşrafı her akşam olduğu gibi kahvede iken ya da bir eğlence ortamında iken gösteriyor.
  • Filmi izlerken Emine’nin, kasabalının toplu bir saldırısı sonucu öleceğini düşünmüştüm. Açlıktan/perişanlıktan ölmesi benim için sürpriz oldu.
  • Camı kırık pencerenin önünde duran Emine’nin yüzündeki o duruluk, yatıklık. Emine’nin aslında umudu yatık, kaderi yatık, insanlığa olan inancı yatık.
  • Bilal İnci’yi deli de olsa iyi adam rolünde görmek ilginçti 🙂
  • Rıza ve Ali prova için giderlerken Emine’yi ölü bulmuşlardır. Rıza, testosteronunun kölesi olarak nekrofil tavırlar sergiler.
  • Emine hastaneye ilk getirildiği sırada Server ile olan geleceğe dair umutlu konuşmaları bizim de yüreğimize umut tohumları saçıyor ama ne fayda.
  • Erkeğin kadına bakış açısındaki aşırı maddeselliği filmde tüm sertliğiyle görüyoruz maalesef.

Öylesine

  • “Emine’nin Suçu Ne?”
  • Filmden bir replik: “Acını ne tatlı anlatıyorsun”.

Yarasa

image

Filmin Künyesi:

YARASA | Yönetmen: Ayaz Salayev / Oyuncular: Mariya Lipkina, Rasim Balayev, Tolib Khamidov / Azerbaycan / 1995 / Renkli / 78´

Sinopsis:
Ajas Salajev’in yönettiği ve sinemanın 100. yılına adanmış bu farklı ve şaşırtıcı film, klasik aşk üçgenini ele alıyor ve Batı edebiyatı, müziği ve sinemasıyla ilgili göndermelerle dolu. 1920’lerde tozlu bir şehirde (muhtemelen Azerbaycan’ın başkenti Bakü) geçen film; genç bir aktrisin, yaşlı ve bilge kocasının ve serseri aşığının romantik hikayesini anlatıyor. Aktrisin kocası sanat uzmanı ve “Fantezi Dünyası” dersi veriyor. Olayların çoğu bir sinemada geçiyor, filmin başında ise sessiz film klasikleri (Golem, Dr. Caligari’nin Muayenehanesi) piyano eşliğinde gösteriliyor, Turan adlı aktris ve kocası da büyük bir dikkatle izliyor. Alışılmadık ve hatta zaman zaman tedirgin edici bir film olan Yarasa’da ayrıntılara büyük özen gösterilmiş. Yönetmen Salajev aynı sokakların görüntülerini günün ve yılın değişik zamanlarında çekiyor ama hep aynı açıyı kullanıyor.

Artılar

  • Agabay rolünde Rasim Balayev ve Turan rolünde Mariya Lipkina’nın oyunculukları başarılı.
  • Agabay, eşi Turan ve onun sevgilisi Nuru (Tolib Khamidov) üçü beraber bir otele gitmişlerdir. Turan ile Nuru’nun Agabay’ın yan odasındayken (arada bir de banyo var) sevişmeleri sırasında kadrajın bize 3 odayı yan yana göstermesi çok güzel bir çekim olmuş ve iyi bir şekilde kurgulanmış.
  • Kadın ve örtünme konusundaki diyaloglar ilgi çekiciydi.
  • Agabay kör olduktan sonraki giysilerde ve dekorlarda beyaz rengin daha ağırlıkta olması dikkat çekiciydi.

Eksiler

  • Filmin ilk yarısı bana çok parçalı bir şekilde anlatılmış gibi geldi. Bu durumun izlenilebilirliği olumsuz etkilediğini düşünüyorum.
  • Filmdeki müzik kullanımını ve ses kurgusunu beğenmedim.
  • Agabay ile Turan’ın birlikteliklerinin ön aşaması, filmde yeteri kadar işlenmiyor gibi geldi bana.

Keşif

  • Agabay karakterinin sinemada sessiz film izlerken uyuklamazken; sesli film izlerken uyuya kalması hoş bir ayrıntı olmuş.
  • Turan ve Nuru’nun kör Agabay’ı kır evine geldik  diye kandırdıkları sahneler olukça iyiydi. Nuru’nun bir hayalet gibi Agabay’a hissettirmeden onlarla beraber oturması  bana, “Gündüz Güzeli” (Yönetmen: Luis Bunuel) ve “Saç” (Yönetmen: Tayfun Pirselimoğlu) filmlerindeki kimi sahneleri çağrıştırdı.
  • Agabay karakteri kör olduktan sonra oynadığı bir sahnede şöyle tarif ediyor durumunu: “Sanki bir sinema salonundasın. Işıklar kapanmış ama film hala başlamıyor.”
  • Filmin kimi bölümlerinden Ömer Kavur filmlerinin tadını aldım.

Öylesine

  •  Bulunamadı.