9 Ay Hapis

image

Filmin Künyesi:

9 AY HAPİS | 9 MOIS FERME| 9 MONTH STRETCH  | Yönetmen:  Albert Dupontel  / Oyuncular:  Sandrine Kiberlain (Ariane Felder), Albert Dupontel (Bob Nolan), Nicolas Marié (Maître Trolos), Philippe Uchan (De Bernard), Philippe Duquesne (Dr. Toulate), Bouli Lanners (Policier), Gilles Gaston-Dreyfus (M. De Lime)  / Fransa / 2013 / Renkli / 82´

Sinopsis:

Ariane Felder hamile! Katı ahlaki ilkelere bağlı genç bir hâkim ve çelik gibi bir genç kadın olduğu için, Ariane’ın hamile olduğuna inanmak güç tabii. Ama olayın iyice akıl almaz tarafı şu ki, babalık testi sonucunda babanın Bob Nolan olduğu ortaya çıktı. Yani, korkunç bir suçun yegâne şüphelisi! Bu olayla ilgili hiçbir şey anımsamayan anne adayı Ariane, başına neler geldiğini ve yarının nelere gebe olduğunu çözmeye çalışıyor. Tüm rollerde Fransa’nın en büyük oyuncularını ve hatta arada Terry Gilliam, Gaspar Noé ve Jean Dujardin’in yüzünü gördüğümüz bu kara komedi, izleyen herkesi yaratıcı görselliğiyle de memnun edecek.

Artılar

  • Sandrine Kiberlain ve Albert Dupontel oldukça başarılı bir oyunculuk sergilemişler.
  • Haber bültenlerinde işitme engelliler için çeviri yapan karakter rolünde  Jean Dujardin oldukça olumlu katkı yapıyor filme.
  • Filmin görsel atmosferi ve uygulamaları başarılı.

Eksiler

  • Bob’un hapisten kaçması ve Ariane’in evine rahatlıkla girmesi çok basit olarak aktarılmış.

Keşif

  • İstanbul Film Festivali’nde “ANTİDEPRESAN” bölümü altında gösterilen bu film gerçekten de temasına uygun bir zaman geçirmeyi vaat ediyor.
  • Sandrine Kiberlain’i yine bu festivalde izlediğim “Violette” (Yönetmen: Martin Provost) filminde “Simone de Beauvoir” ve “Riley’nin Hayatı” (Yönetmen: Alain Resnais) filminde “Monica” rollerinde de çok beğenmiştim.
  • Sakar hakim rolündeki karakterin bu özelliğinin filmin başından sonuna kadar sürdürülmesi iyi bir devamlılık olmuş.
  • Göz yeme olayı ile ilgili Ariane ve Bob’un beyin fırtınası yaptığı ve hayali canlandırmaların olduğu bölümler güzeldi.
  • Filmi izlerken yer yer “Olacak O Kadar” (Levent Kırca ve Oya Başar) skeçlerini hatırladım.
  • Peltek avukatın Bob’un savunmasını yaptığı duruşma sahnesi çok komikti.
  • Bob’un matematikteki başarısızlığı bana “Bizimkiler” (Yalçın Yelence, Umur Bugay, Bugay Yapım) dizisinde “Davut Usta”nın (Selçuk Uluergüven) yeğeni “Galip” (Mehmet Gülerbaşlı) karakterini anımsattı.
  • Ariane’in Noel gecesinde sarhoş halde yaptıklarını kamera kaydından izlediğimiz sahneler eğlendiriciydi.

Öylesine

  • Bulunamadı.

Eksik Resim

image

Filmin Künyesi:

EKSİK RESİM | L´IMAGE MANQUANTE| THE MISSING PICTURE   | Yönetmen:  Rithy Panh  / Oyuncular:  Randal Douc (Anlatıcı)  / Kamboçya / 2013 / Renkli / 95´

Sinopsis:

Yabancı Dilde En İyi Film dalında Oscar’a da aday gösterilen Eksik Resim hemhayranlık uyandıran, hem unutulması güç hem de sarsıcı bir film. Kısmen anı, kısmen suçlama; bir anlamda da tarih dersi. Filmde, arşiv görüntüleri ve kilden yapılmış küçük figürler izleyiciyi, 1970’li yıllarda Kamboçya’nın üstüne bir karabasan gibi çöken Kızıl Kmer rejimine götürüyor. Kızıl Kmerler beş yaşındaki Rithy Panh’ı ailesiyle beraber evlerinden çıkartmış. Aileden geriye, kala kala Rithy Panh kalmış. “Ben yıllar boyu bir resim aradım. Kızıl Kmerlerin Kamboçya’yı yönettiği 1975-1979 döneminde çekilmiş bir resim olmalıydı bu… Çaresizlik içinde arşivleri araştırdım, eski gazetelere baktım, en ücra köylerde bile aradım durdum. Bugün artık biliyorum: Öyle bir resim yok. Aslına bakarsanız, ben ille de onu aramıyordum. Öyle bir resim benim aklımdan geçeni tam olarak yansıtmazdı. Böyle düşünerek, resmi ben kendim yarattım. Bugün size ne o resmi sunuyorum, ne de o benzersiz resmin arayışını. Ben size, arayışın resmini sunuyorum… Sinemaya borçlu olduğum bir arayışın…”– Rithy Panh

Artılar

  • Filmde dış sesin kullandığı cümleler oldukça güzel ve özenle yazılmış.
  • Gerçek görüntüler ile kilden objelerin iç içe geçtiği sahneler çok güzel harmanlanmış.

Eksiler

  • Belki de imkansızlıktan yapılamadı ama arşiv görüntülerinden biraz daha kullanılabileydi keşke.

Keşif

  • Filmden bir replik: “Küreklerimiz kalemimizdi; pirinç tarlaları ise kağıdımız.”
  • Filmden bir replik: “Her şey mercek altındaydı: Hareketlerimiz, suskunluklarımız bile.”
  • Bu filmi izleyince insan gerçekten sarsılıyor kahroluyor.
  • Kamboçya’da yaşanan bu katliama ilişkin olayların belgesele büyük bit titizlikle ve oldukça detaylı bir şekilde aktarıldığını görüyoruz.

Öylesine

  • “Bir Resmin Peşinde”
  • Rithy’ye sormuşlar resmin neresi eksik diye, neresi tam ki diye cevap vermiş.

Taş Bebek

image

Filmin Künyesi:

TAŞ BEBEK | PAPUSZA| PAPUSZA   | Yönetmen:  Joanna Kos-Krauze, Krzysztof Krauze  / Oyuncular:  Jowita Budnik (Papusza), Antoni Pawlicki (Jerzy Ficowski), Zbigniew Waleryś (Dionizy Wajs), Artur Steranko (Czarnecki), Joanna Niemirska (Wanda Ficowska), Andrzej Walden (Julian Tuwim)  / Polonya / 2013 / Siyah-Beyaz / 131´

Sinopsis:

Gerçek bir yaşam öyküsüne dayanan Taş Bebek, Papusza lakaplı Bronisława Wajs’ın trajik kaderini anlatıyor. Papusza şiirlerini resmi olarak yayımlayan ve Lehçeye çevrilen ilk Roman şairdir. Tüm bunlar iki adamın çabasıyla gerçekleşir: Polonya’daki Roman cemaatinin yaşayışına odaklanan şair tarihçi Jerzy Ficowski ve Julian Tuwim. Karlovy Vary’de prömiyerini yapan Taş Bebek, Roman cemaatini etkileyen olaylarla bu efsanevi şairin hikâyesini anlatıyor: “Papusza tanınan biri. Hayat hikâyesi bir zamanlar lanetli şairi anlatan bir efsane olarak düşünülürdü. Bu hikâyeyi canlandırabilmek için doğru dili aradık. Siyah-beyaz çekim, hikâyeye duygusal bir kesinlik kattı. 1950-1960’larda çekilen fotoğraflardan esinlendik. Görüntülerin güzel olmasını istedik; çünkü artık bu dünyayı yeniden yaratamayız: 1950’lerin Polonya’sında bir shtetl. Bunun doğru yaklaşım olup olmadığına karar vermek ise izleyici ve eleştirmenlere kalmış.” – Joanna Kos-Krauze

Artılar

  • Filmi oldukça beğendim.
  • Oyunculuklarda Jowita Budnik, Antoni Pawlicki  ve Zbigniew Waleryś çok başarılıydılar.
  • Pastoral görüntüler bir harika.
  • Senaryoyu beğendim.
  • Müzikler tadındaydı.

Eksiler

  • Filmde sahneler arasındaki kesmeler sanki biraz fazla olmuş.
  • Filmde kullanılan zaman kaydırmalı anlatım zaman zaman anlaşılırlığı olumsuz etkiliyor.

Keşif

  • Filmin ilk bölümünde görüntüler çok güzel fakat konu biraz durağan/sıkıcı iken; ikinci bölümde görüntüler normal seviyeye inerken konu oldukça tempo ve heyecan kazanıyor.
  • Filmden bir replik: “Mezarıma sakın taş dikme. Ağırlığım bana zaten yetiyor.”
  • Filmde kimi sahnelere eşlik eden kuşları anlamlı buldum. Özellikle Papusza’nın yalnız başına olduğu sahnelerde ona eşlik eden bir kuş oluyor genellikle.
  • Filmde Papusza’nın ailesinin ve çevresinin okumuş olmayı kötü bir şey olarak görmelerini ve de şiirlerin gün yüzüne çıkmasından sonra hayatlarının daha kötüye gitmesini oldukça ilginç buldum.
  • Bir sahnede yağmurlu bir havada kapının eşiğinde Papusza ve Jerzy yan yana durmaktadırlar. Bu sahne bana “Sevmek Zamanı” (Yönetmen: Metin Erksan) filminde benzer yağmurlu bir sahnede duvarın dibinde yan yana bekleyen “Meral” (Sema Özcan) ve “Halil” (Müşfik Kenter) ikilisini hatırlattı.
  • Filmden bir replik: “Şiirden para alınır mı ki? Onlar benim değil ki. İstedikleri zaman gelip istedikleri zaman gidiyorlar.”
  • Filmde anlatılan olaylar o dönemki Polonya’da yaşayan Romanlar için okumuş olmanın yarardan çok zarar getirdiğini gösteriyor.

Öylesine

  • “Inside Papusza” | “Sen Şiirlerini Yaz”
  • “Biz şiirsiz kaldık.”
  • “Bronisława Wajs, 1949”
  • “Şiir yazan Romanı taşlarlar.”

Violette

image

Filmin Künyesi:

VIOLETTE | VIOLETTE   | Yönetmen:  Martin Provost  / Oyuncular:  Emmanuelle Devos (Violette Leduc), Sandrine Kiberlain (Simone de Beauvoir), Olivier Gourmet (Jacques Guérin), Catherine Hiegel (Berthe Leduc), Jacques Bonaffe (Jean Genet), Olivier Py (Maurice Sachs), Nathalie Richard (Hermine), Erwan Creignou (Marcel), Jean-Paul Dubois (Ernest)  / Fransa / 2013 / Renkli / 139´

Sinopsis:

Martin Provost’un Toronto Film Festivali’nde prömiyerini yapan filmi Violette, adını Fransız kamuoyunda kadın cinselliği, kürtaj gibi meseleleri tartışmaya açan ilk yazarlardan Violette Leduc’ten alan bir dönem filmi. Evlilik dışı bir ilişkiden doğan Violette, yıllarca çaba gösterdikten sonra ancak 1964 yılında La Bâtarde / Piç adını verdiği anılarıyla şöhreti yakaladı. Violette’in ünlü kadın yazar Simone de Beauvoir ile ömür boyu süren dostluğu ve Jean Genet ile mesleki yakınlığını merceği altına yatıran film, feminizm, dostluk ve edebiyat kavramlarını da sorguluyor. “Violette hakkında bulduklarım ne kadar artarsa, içinde sakladıkları beni o kadar etkiliyordu; kırılganlığı, kırgınlığı, ki bunlar yanında herkesin bildiği skandallara karışan şatafatlı kişiliği (yani şöhrete kavuştuğu 1960’lardan sonra) beni pek ilgilendirmedi, bir maske sayılırdı bunlar. Hayat ona iyi davranmadı. İnsanlar onun zor olduğunu söylerdi. Ama bu bana yetmedi.” – Martin Provost

Artılar

  • Filmi oldukça etkileyici ve başarılı buldum.
  • Emmanuelle Devos’un ve Sandrine Kiberlain’in oyunculukları çok iyiydi.

Eksiler

  • Bulunamadı.

Keşif

  • Violette’in ürettiği kitaplar ile hayatındaki değişimler dikkatimi çekti. “Boğulmak” kitabını yazıyor sonrasında kurtuluyor boğulmaktan; “Açlık” kitabını yazıyor sonrasında eli para görmeye başlıyor; “Fırtınalar” kitabını yazıyor sonrasında hayatı durgunluk dönemine giriyor; Son olarak “Piç” kitabını yazıyor sonrasında herkes tarafından sahipleniliyor/tanınıyor.
  • Filmin son karesi muhteşem. Sanki bir Claude Monet tablosu gibi.
  • Violette’in hayal olarak gördüğü sahneler güzeldi. Özellikle de annesini gelinlikle karnını tekmelerken gördüğü sahne anlamlıydı.
  • Violette biraz uzaklaşmak için bir seyahate çıkıyor. Buradaki bir sahnede Violette’i mastürbasyon yaparken görüyoruz. Kameranın sonrasında bize gürüldeyen nehri göstermesini anlamlı buldum.
  • Bir sahnede Violette’i seyahat için gittiği yerde iki ağacın kökleri arasında dururken görüyoruz. Bunu Violette’in kadın-erkek kimliği arasındaki arada kalmışlığı şeklinde okuyabilir miyiz acaba?
  • Violette ile Simone’in ikili sahneleri çok güzel çekilmiş. Hele o tiyatrodaki sahnede, kamera bize onları seyirci koltuklarında yüzleri sahneye dönük arka arkaya otururlarken gösteriyor ya, muhteşem.
  • Filmden aklımda kalan bir replik: “Sokakta, kadınlar güzeldir dönüp güzelliklerine bakarlar; çirkindir dönüp çirkinliklerine bakarlar.”
  • Filmden bir replik: “Koleksiyoncuları sevmem ölü şeyleri toplarlar. Oysa kelimeler canlıdır.”
  • Simone belki de Violette’te kendisinde olmayan kırılgan tarafı gördüğü için ona daha çok yaklaştı.
  • “Kelebeğin Rüyası” (Yönetmen: Yılmaz Erdoğan) filminde nasıl şiire övgü ve saygı duruşu varsa; bu filmde de romana/yazmaya övgü ve saygı duruşu var.

Öylesine

  • “Violet Violette”
  • “Çığlıklar ve Fırtınalar”
  • “Simone ve Violette”
  • “Violette’in Simonu”
  • “Violette Leduc, 1950”
  • Violette Leduc’un sinemadaki temsilcisi Catherine Breillat olabilir.

Kıskançlık

image

Filmin Künyesi:

KISKANÇLIK | LA JALOUSIE| JEALOUSY  | Yönetmen:  Philippe Garrel  / Oyuncular:  Louis Garrel (Louis), Anna Mouglalis (Claudia), Esther Garrel (Esther), Olga Milshtein (Charlotte), Rebecca Convenant (Clothilde)  / Fransa / 2013 / Siyah-Beyaz / 77´

Sinopsis:

Philippe Garrel yeni filmindebaşrolü yine oğlu Louis’ye teslim etmiş; ancak bu kez genç aktör dedesinden esinlenilerek yazılmış bir karakteri canlandırmakta. Hikâye günümüzde geçiyor olsa da, iki kadın arasında kalan babasının hayatını gözleyen küçük kız çocuğu Philippe Garrel’den başkası değil! Kadın erkek ilişkileri, Parisli bohemler, sanat dünyası ve siyah beyaz görüntüler kuşkusuz Garrel’in önceki filmlerinden de tanıdık kilit kelimeler. Ancak yönetmen bu kez, belki de kendi çocukluğuna dair bir öykü anlattığından, beklenmedik bir sıcaklığa da yer açmış filminde.

Artılar

  • Anna Mouglalis’in oyunculuğu oldukça başarılı.
  • Louis’in bir sahnede Claudia’nın perçemlerine üflediği sahne hoştu.

Eksiler

  • Filmdeki hikaye örgüsünü ve karakterleri anlamakta biraz zorluk çekiyoruz.
  • Louis’in eski eşi ve kız kardeşi film içerisinde çok yapay duruyorlar. Biraz daha derine inilebilirdi  belki.
  • Louis’in kendini vurma fikri hiç inandırıcı gelmedi bana.

Keşif

  • Filmde tutunamayan sanatçı figürü çizen Claudia bana biraz “Frances Ha” (Yönetmen: Noah Baumbach) filmini hatırlattı. Hele filmin bir sahnesinde sevgiliye koşma sahnesi, “Frances Ha” filminde Frances’in (Greta Gerwig) ATM’ye koşuşunu aklıma getirdi.
  • Filmdeki ikili ilişkiler yumağı tam bir papatya falı gibi. Bir seviyor; bir sevmiyor.
  • Louis’in çocuğunun yer aldığı sahneler belki de filmin tek atağa geçtiği sahneleriydi.
  • Filmdeki çoğu sahnede karakterlerimizin üzerindeki giysilerin hemen hemen aynı olduğunu görüyoruz. Siyah-Beyaz çekimin de bu algıda etkisi vardır muhakkak.

Öylesine

  • “Claudia Ha”
  • “İki Deve Bir Adam”
  • “Uzun Boylu Esmer Kadın”

Ben O Değilim

image

Filmin Künyesi:

BEN O DEĞİLİM | I AM NOT HIM  | Yönetmen:  Tayfun Pirselimoğlu / Oyuncular:  Ercan Kesal (Ercan / Necip), Maryam Zaree (Ayşe / Asiye), Rıza Akın  / Türkiye / 2013 / Renkli / 129´

Sinopsis:

Sen neysen osun, ta ki başka birisi olana dek… Onun da bir bedeli var, tabii.”
Festivalde en son Saç (2010) filmiyle Altın Lale En İyi Film ve En İyi Yönetmen ödüllerini kazanan Tayfun Pirselimoğlu, yeni filmi Ben O Değilim’de kimlik değiştirmeye çalışan bir adamın hikâyesini anlatıyor. Nihat, bir hastanenin yemekhanesinde çalışan orta yaşlarda birisidir. Aynı yerde işe yeni başlayan Ayşe’nin aşikâr ilgisi karşısında bocalar ve sonunda onun daveti üzerine evine gider. Orada tuhaf bir sürprizle karşılaşacak ve hayatı tamamen değişecektir. “Biriyken başkası olma, ‘öteki’ haline gelme konusu hep ilgimi çekmiş, yaptığım işlere bir yerlerinden sızmıştır. Ben O Değilim ise tamamen bunun üzerine kurulu bir hikâye; farklı okumalarla değişik menzillere ulaşabilecek bir yapısı var.” –Tayfun Pirselimoğlu

Artılar

  • Maryam Zaree oldukça başarılı bir oyunculuk sergilemiş.
  • Senaryoyu çok başarılı buldum. Sürprizli bir şekilde ilerleyen hikaye filmin sonunda bizleri daha da şaşırttı.
  • Filmin güçlü yanlarından biri de mizahi olmaya çalışmadan kendi mizahını üretmesi.

Eksiler

  • Ayşe’nin ölümünden sonra, Ercan’ın hala Ayşe’nin gerçek kocası Necip’in yerine geçmeye devam etmesini çok anlamlandıramadım.
  • Ayşe’nin denize gitme isteğinin, normal şekilde sahilde/plajda denize girmek yerine direkt olarak kayıkla denizin ortasına açılarak yerine getirilmesi önden bir iki sahne ile bağlansan nedensellik ilişkisi anlamında daha iyi olabilirdi.
  • Ayşe’nin daha ilk konuşmalarında Ercan’ı yemeğe davet etmesi ve Ercan’ın da bu davete gitmesi inandırıcılık anlamında kafada soru işaretleri bırakıyor.

Keşif

  • Ercan Kesal’in de oyunculuğu iyiydi ama bende nedense daha önce oynadığı “Küf” (Yönetmen: Ali Aydın) ve “Yozgat Blues” (Yönetmen: Mahmut Fazıl Coşkun) filmlerindeki oyunculuklarının bir tekrarı, bileşkesi gibi geldi bana.
  • Ercan’ın patates soyma şekli bana “Bizimkiler” (Yönetmen: Yalçın Yelence, Senaryo: Umur Bugay) dizisinde “Yönetici Sabri’nin” (Mehmet Akan) eşi “Ayla Hanım’ın” (Meral Çetinkaya) patates soyuşunu hatırlattı.
  • Ercan’ın filmde yemek masalarındaki oturma biçimlerindeki devamlılık dikkat çekiciydi. Ercan, hem kendi evinde, hem Ayşe’nin ve Asiye’nin evlerinde hep masanın sol ucunda oturuyor.
  • Başkasının evinde yaşama ve o hayata müdahil olma gibi öğeler açısından bu film bana “Evde” (Yönetmen: François Ozon) filmini hatırlattı.
  • Ayşe’nin Ercan’ı hapisteki kocası Necip’e benzemesi nedeniyle hayatına dahil etmesi; aynı şekilde Ercan’ın Asiye’yi ölen Ayşe’ye benzemesi nedeniyle hayatına dahil etmesi çok güzel bir hikaye kurgusuydu.
  • Ercan’ın hem Ayşe hem de Asiye ile beraberken divanın/kanepenin üzerinde yan yana oturdukları sırada verdikleri resim adeta bir fotoğraf gibiydi. O karelerde aslında onlar kendileri olarak değil olmak istedikleri insanlar olarak yer alıyordu belki de.
  • Tayfun Pirselimoğlu’nun hem bu filminde hem de izlediğim bir önceki “Saç” filminde ev içi mekanlarda daraltılmış yapı kullanmaya çalışması dikkatimi çekti.
  • Ercan’ı gemide çalıştığı sırada iki sütunun arasında sıkışmış bir şekilde gösteriyor kamera bize. Benzer şekilde kamera Ercan’ı bize Asiye’nin evinde kanepede otururken karşı açıdan ufacık odada dev gibi gösteriyor. Bu sahnelerde bir hapishane havası ya da ortamı sezinledim. Ki filmin sonunda da Ercan büyük ihtimalle hapishaneye gidiyor.
  • Kayıkla denize açılma sonrası Ayşe’nin ölmesi ve sonrasında Ercan’ın İzmir’de Ayşe’ye tıpatıp benzeyen Asiye’ye rastlaması bana “Bitirimler Sınıfı” (Yönetmen: Ülkü Erakalın) filminde “Selma Öğretmen” (Perihan Savaş) ve öğrencilerinin bir yaz kampında başlarından geçen cinayet olayını anımsattı.
  • Yönetmen, aslında hepimiz birbirimize benzeriz mi demek istiyor acaba?
  • Hem Ayşe hem de Asiye’nin Ercan ile tanıştıkları sırada kocalarının hapiste olmasını dikkate değer budum.
  • Ayşe’nin ölümünden sonra Ercan’ın Necip olmaya devam etmesi, içine girdiği bir şok nedeniyle olabilir mi diye düşündüm.
  • İlk ve ikinci nezarethane sahnelerindeki yaşanan olayların benzerliği ve kullanılan sinema dili iyi bir uygulamaydı.
  • Kahvehanede Ercan’ın Necip olarak tanındığı ve onun da bozuntuya vermediği sahne güzeldi.
  • Ercan’ın cinsel açlığını giderişindeki haşinliği “Kavşak” (Yönetmen: Selim Demirdelen) filmindeki “Güven” (Güven Kıraç) karakterine benzettim. Kim bilir belki Ercan’ın da geçmişinde hayatını değiştiren bir “kavşak” vardır.

Öylesine

  • “Ben, Kendim ve Eşim”
  • “Benzemek soğuk yenen bir yemektir.”
  • “Benzemez Kimse Sana”
  • “Ben o değilim. Ne olacak ki?”

Ben, Kendim ve Annem

image

Filmin Künyesi:

BEN, KENDİM VE ANNEM | LES GARÇONS ET GUILLAUME À TABLE!| ME, MYSELF AND MUM  | Yönetmen:  Guillaume Gallienne / Oyuncular:  Guillaume Gallienne (Guillaume / Anne), Françoise Fabian (Baba), Diane Kruger (Ingeborg), Nanou Garcia (Paqui), André Marcon  / Fransa / 2013 / Renkli / 85´

Sinopsis:

Başta anneniz olmak üzere çevrenizdeki herkes sizin eşcinsel olduğunuzu söylüyorsa, eşcinsel olmadan büyümek mümkün müdür? İşte Guillaume’un açmazı burada! Burjuva kökeninden tutun, sahne hayatına kadar, kadınları belki biraz fazlaca seven bir aktörün açılma komedisi bu… Ünlü Fransız sanatçı Guillaume Gallienne’in yıllardır sahneye koyduğu tek kişilik gösterisinin beyazperde uyarlamasında, sanatçının cinsel anlamda biraz karışık geçen gençlik günlerine dönüyoruz. Annesi hep kız çocuğu istemiş ama oğlu olmuş ve zamanla Guillaume’u kendi kendine eşcinsel varsaymış. Guillaume film boyunca eşcinsel film klişelerini ve büyüme öykülerini ti’ye alıyor; filmde hem kendi gençliğini hem de annesini canlandırıyor: “Annemle ilgili ilk anım dört beş yaşımdan. İki erkek kardeşimle beni masaya şöyle çağırıyordu: ‘Oğullarım, Guillaume, yemeğe!’ Yaptığımız en son telefon konuşmasında da annem telefonu şöyle kapattı: ‘Kendine iyi bak, benim kocaman kızım.’ Eh, haliyle bu iki anının arasında, epey bir yanlış anlaşılma da oldu.”

Artılar

  • Guillaume Gallienne kendisi ve annesi rolünde iyi bir performans sergilemiş.
  • Filmin sonunda asıl korkanın Guillaume değil de annesi olduğuna dair önermeyi beğendim.

Eksiler

  • Kimi yerlerde filmin biraz skeç tadında ilerleyişi pek iyi olmamış sanki.
  • Guillaume’nin kardeşleri ile olan ilişkisine biraz daha yer verilebilirdi belki.
  • Filmin başındaki Guillaume’nin İspanya macerası bana biraz gereksiz gibi geldi.

Keşif

  • Okuldaki koro sahnesinde Guillaume’nin solist olarak öne çıktığı sahne güzeldi.
  • Guillaume’nin Ingeborg ile olan masaj sahnesi güzeldi.
  • Guillaume’nin kaslı arkadaş ile girdiği masaj sahnesi yer yer Recep İvedik tarzında olsa da gülümsetti.
  • Guillaume’nin kıvırcık saçları ve yüzü bana “Beş Milyoncuk Borç Verir Misin” (Yönetmen: Osman F. Seden) filmindeki Zeki Alasya’yı hatırlattı.
  • Yönetmenin (Guillaume), doğuya olan bakış açısı bana biraz maksatlı ve ön yargılı gibi geldi. Türk hapishanesi göndermesi ve Araplardan oluşan bir gay grubu gibi öğeler kullanması bu şekilde düşündürdü bana.

Öylesine

  • “Nefes: Kadınlar Sağolsun”
  • “Korkuyorum Anne”
  • Guillaume’nin Lavman sonrası hayatını belki ikiye ayırabiliriz L.Ö ve L.S diye 🙂
  • Faslı arkadaş, “Benim adım Karim” dedi ama gerisini getirmedi 🙂
  • Guillaume, Şemsi İnkaya’nın biraz daha tombul yanaklısı sanki 🙂

Bergman’ın Evinde

image

Filmin Künyesi:

BERGMAN´IN EVİNDE | TRESPASSING BERGMAN| TRESPASSING BERGMAN  | Yönetmen:  Jane Magnusson, Hynek Pallas / Oyuncular:  Tomas Alfredson, Woody Allen, Wes Anderson, Michael Haneke, Holly Hunter, Takeshi Kitano, Ang Lee, Robert De Niro, Harriet Andersson, Pernilla August, Francis Ford Coppola, Wes Craven, Claire Denis, Laura Dern, Daniel Espinosa, Alejandro González Iñárritu, John Landis, Alexander Payne, Isabella Rossellini, Martin Scorsese, Ridley Scott, Thomas Vinterberg, Lars von Trier, Yimou Zhang  / İsveç / 2013 / Renkli / 107´

Sinopsis:

“Eğer sinema bir din olsaydı, burası da Vatikan olurdu. Şu anda arzın merkezindeyiz.” Bu sözler, Kasım 2011’de buz gibi bir gece vakti Bergman’ın Farö Adası’ndaki evine girerken, ünlü yönetmen Alejandro Gonzales Innaritu’nun dudaklarından dökülüyor. Belgeselde, efsanevi yönetmen Bergman’ın bu adadaki efsanelere konu olan evine adım atıyoruz. Bergman ölünce geriye devasa bir VHS film koleksiyonu bırakmıştı. Koleksiyonda yer alan filmlerin yönetmenleriyle el ele, bu benzersiz ustanın yaşamını, adasını, en önemli filmlerinden bazılarını ve hem diğer yönetmenler, hem de genel olarak sinema tarihi üzerinde bıraktığı izleri inceliyoruz.

Artılar

  • İçinde Bergman geçen bir şey kötü olabilir mi?

Eksiler

  • Röportaj yapılan kişi listesini açıkçası çok beğenmedim. Daha iyi olabilirdi. Bir Nuri Bilge Ceylan neden yoktu mesela?
  • Lars von Trier filmde hiç olmayaydı iyiydi.
  • Madem böyle güzel bir belgesel işine kalkıştınız keşke herkesi Farö’deki Bergman’ın evine bir şekilde getirip orada röportaj yapsaydınız.
  • Çeşitli sahnelerin gösterildiği filmlere ait seçimleri de biraz eksik buldum. Özellikle “Yaban Çilekleri”,”Çığlıklar ve Fısıltılar”, “Aynanın İçinden” filmlerine daha fazla yer verilebilirdi.
  • Belki benim cahilliğim ama filmde röportaj yapılan John Landis bana biraz “dış kapının mandalı” gibi geldi.
  • Liv Ullmann ile röportaj yapılmamasını yadırgadım.
  • Max von Sydow ile röportaj yapılmamasını yadırgadım.
  • Farö adasındaki Bergman’ın yaşamı ile ilgili biraz daha detay verilebilirdi.

Keşif

  • Iñárritu boyuna fotoğraf çekiyor filmde. Çok anlamlı ya da dişe dokunur bir şeyler duyamadık ondan Bergman ile ilgili.
  • Martin Scorcese’nin Laff A Lympics karakterlerinden Mumbly’yi andıran gülüşü renk kattı filme 🙂

Öylesine

  • Trier! Git Kendini Çok Sevdirmeden.

Yatık Emine

image

Filmin Künyesi:

YATIK EMİNE | | EMINE THE PROSTITUTE  | Yönetmen:  Ömer Kavur / Oyuncular:  Necla Nazır (Emine), Serdar Gökhan (Hastabakıcı Server), Bilal İnci (Arzuhalci Deli İsmail), Nubar Terziyan, Mahmut Hekimoğlu (Kumandan), Renan Fosforoğlu, Güzin Özipek, Osman Alyanak (Fırıncı Mustafa), Atilla Ergün (Rıza), Ahmet Turgutlu (Çavuş)  / Türkiye / 1974 / Renkli / 84´

Sinopsis:

Ömer Kavur’un sinema okulu IDHEC’den çıkar çıkmaz çektiği 1974 tarihli Yatık Emine ise Refik Halit Karay’ın Memleket Hikâyeleri kitabında yer alan aynı adlı öyküden uyarlama. Hikâye, Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarında fahişelik yüzünden Anadolu’nun ücra bir kasabasına sürülen Emine’nin son günlerini konu edinir. Yatık Emine Osmanlı İmparatorluğu’nun modernleşme dönemine denk düşen bir kadın hikâyesi olduğu kadar, hem Bressonvari minimal anlatımıyla sinemamızda bir ilk, hem de yıllar sonra Nuri Bilge Ceylan’ın Cannes’daki ödül töreninde adını koyacağı bir hissin, “tutkuyla sevilen yalnız ve güzel ülke”nin dolaylı ifadesidir belki de… Kadının, ülkenin-ulusun temsili olarak kullanılışının dokunaklı örneklerinden biri olan, uzaklarda yalnız bırakılmış bu karakterden yola çıkarak denebilir ki, “hepimiz hâlâ Yatık Emine’yiz, hepimiz bir taşrada sürgünüz…”

Artılar

  • Senaryoyu beğendim. Diyaloglarda Turgut Özakman’ın varlığı kendini belli ediyor.
  • Necla Nazır’ın oyunculuğunu oldukça başarılı buldum.

Eksiler

  • Kumandanın kasabadan 10-15 gün ayrılması öncesinde Emine’nin durumu ile ilgili hiç tedbir almaması; onun ailesine mektup yazarken tanık olduğumuz şefkatli imajına gölge düşürüyor. Sanki karakterin genel tavrına biraz ayrıksı bir tutum oluyor bu.

Keşif

  • Necla Nazır’ın bu filmde “Yatık Emine” rolünde çizdiği karakter ve oyunculuk bana onun “Umut Dünyası” (Yönetmen: Safa Önal) filmindeki “Zeynep” rolünü hatırlattı.
  • Şadırvanda Fırıncı Mustafa’nın Rıza ile oğlu Ali’nin “prova” için Yatık Emine’ye gitmesine izin vermesi ile ilgili konuştuğu sahne bana “Kibar Feyzo” (Yönetmen: Atıf Yılmaz) filminde “Feyzo” (Kemal Sunal) ile “Hoca Efendi” (Bahri Ateş) arasında yine şadırvanda geçen “büyü” ile ilgili anlaşmaya ilişkin konuşmaları hatırlattı.
  • Emine açlıktan ve perişanlıktan evinde ölümü beklerken; kamera, öncesinde bize devlet büyüklerini,  kasabanın zenginlerini, eşrafı her akşam olduğu gibi kahvede iken ya da bir eğlence ortamında iken gösteriyor.
  • Filmi izlerken Emine’nin, kasabalının toplu bir saldırısı sonucu öleceğini düşünmüştüm. Açlıktan/perişanlıktan ölmesi benim için sürpriz oldu.
  • Camı kırık pencerenin önünde duran Emine’nin yüzündeki o duruluk, yatıklık. Emine’nin aslında umudu yatık, kaderi yatık, insanlığa olan inancı yatık.
  • Bilal İnci’yi deli de olsa iyi adam rolünde görmek ilginçti 🙂
  • Rıza ve Ali prova için giderlerken Emine’yi ölü bulmuşlardır. Rıza, testosteronunun kölesi olarak nekrofil tavırlar sergiler.
  • Emine hastaneye ilk getirildiği sırada Server ile olan geleceğe dair umutlu konuşmaları bizim de yüreğimize umut tohumları saçıyor ama ne fayda.
  • Erkeğin kadına bakış açısındaki aşırı maddeselliği filmde tüm sertliğiyle görüyoruz maalesef.

Öylesine

  • “Emine’nin Suçu Ne?”
  • Filmden bir replik: “Acını ne tatlı anlatıyorsun”.

Kızıl ve Beyaz

image

Filmin Künyesi:

KIZIL VE BEYAZ | CSILLAGOSOK, KATONÁK| THE RED AND THE WHITE  | Yönetmen:  Miklos Jansco / Oyuncular:  József Madaras (Macar Kumandanı), Tibor Molnár (Andras), Jácint Juhász (Istvan), Anatoli Yabbarov (Kaptan Chelpanov), Sergey Nikonenko (Memur), Mikhail Kozakov (Nestor)  / Macaristan / 1967 / Siyah-Beyaz / 90´

Sinopsis:

Kızıl ve Beyaz,Rus İç Savaşı’na (1917-1922) ve savaşın absürtlüğüne, kötülüğüne dair büyüleyici, güçlü, epik bir yapıt. Volga Nehri kıyısında Çarın Beyaz Ordusu’na karşı savaşan komünist Kızıl Ordu’nun destekçisi Macar düzensiz birlikleri anlatan film, Ekim Devrimi’nin 50. yılı kutlamaları için sipariş edildi; 1968’de Cannes Film Festivali’nde yarışma listesine girdi, ancak Mayıs 1968’de Fransa’da patlak veren olaylar sebebiyle festival iptal edildi. Miklós Jancsó’nun en beğenilen eserlerinden biri olan bu film, Sovyetler Birliği’nde hoş karşılanmadı ve yasaklandı. Ne var ki, özellikle siyah-beyaz sinemaskop kullanımıyla Batı’da hayli beğeni topladı.

Artılar

  • Bulunamadı.

Eksiler

  • Senaryoyu başarılı bulmadım.
  • Oyunculuklar vasattı.

Keşif

  • Herhalde o günün verdiği yorgunluktan olacak filmin içerisinde tam kalamadım ve o nedenle de filmi tam anlayamadım.
  • Bu tür filmlerde Siyah-Beyaz renk tercihini genelde beğensem de bu film renkli çekilse daha mı iyi olurdu diye düşünmeden edemedim.
  • Film olaylara bir Kızılların tarafından bir de Beyazların tarafından bakarak ilerliyor. “Kızıl idi Beyaz idi. Kızıl idi Beyaz idi…”

Öylesine

  • Bulunamadı.