Gemide

image

Filmin Künyesi:

GEMİDE | ON BOARD | Yönetmen:  Serdar Akar / Oyuncular: Erkan Can (Kaptan İdris), Ella Manea (Bakire Güzel), Haldun Boysan (Kamil), Naci Taşdöğen (Boksör), Yıldıray Şahinler (Ali), İştar Gökseven (Makor) / Türkiye / 1998 / Renkli / 112´

Sinopsis:

Film, bir hayat kadınını (Ella Manea) kaçırıp gemilerine getiren dört denizcinin hikayesidir. Tekinsiz Laleli gecesini saymazsak tüm film boğaz açıklarında demirlemiş bir gemide geçer. Serdar Akar’ın gemisi, suçu kadında değil birbirine çelme takmaya çalışan erkek çetesinde arayışıyla Akad’ın rıhtımına yakın durur. Gemiye zorla getirilen kadının dilimizi bilmeyen bir yabancı oluşu, sadece Güner’in hikayesine değil, konuşturmadığımız, dinlemediğimiz, anlamadığımız bütün kadınların hikâyesine dokunur. Kötülerle iyiler birbirine karışır, savaş içimizde sürer gider. Ne İstanbul’a bahar gelme ihtimali ne de bizim düşmüş kadını kurtarma umudumuz kalmıştır; karanlığa küfrederiz. Bu iki filmi birlikte izlemek, özellikle mekan kurgularındaki özene ve karakterlerdeki değişime rağmen ortak olan dertlerine bakmak açısından kaçırılmaz bir fırsat.

Artılar

  • Oyunculuklar çok iyi.
  • Diyaloglardaki argo ve küfürlü konuşmalar yerindeydi.

Eksiler

  • Laleli’deki dış mekanlarda yapılan çekimlerde müziğin sesi keşke biraz daha alçak olsaydı.
  • Boksör lakabı açıklığa kavuşsaydı da merakımızı giderseydik.

Keşif

  • Tamamen erkek egemenliğinin hakim olduğu bir film. Filmde tek kadın karakter var onun da sesini ilk defa kendisine bıçak saplanmadan hemen önce duyuyoruz. Tabii tecavüz edildiği sıralarda istemsiz çıkardığı sesleri saymazsak.
  • Boksör’ün olayın aslını anlattığı sahnede ibne kelimesini telaffuz ettiği sırada Kamil’in kaleminin kırılmasını manidar buldum.
  • “Açım Kamil, Aç !”, filmden bir replik.
  • Kaptan İdris’in kıza elini sürmeyi aklından bile geçirmemesi insanlık/erkeklik ölmedi dedirtiyor.
  • Erkeklerin beyinleri yerine malum yerleri ile düşünmeleri sonucunda ortaya neler çıkabileceğine ilişkin deneysel bir çalışma izledik.
  • Kaptan İdris diyor ki bu dünya iki şeyden yıkılacak: Bina ve Zina. Binayı, kendilerinin denizden kum çekmelerinde görürken; zinayı da kaçırdıkları kadınla olan ilişkilerinde görüyoruz.

Öylesine

  • “Gemide olan gemide kalır.”
  • “Kadın gemide durduğu gibi durmuyor.” 
  • Kaptan İdris’in betimlemesiyle kendisi geminin Başbakanı. Keşke gemide Cumhurbaşkanı da olaymış bir tane.
  • “Biz kadınsız kaldık.”

Yalnızlar Rıhtımı

image

Filmin Künyesi:

YALNIZLAR RIHTIMI | PORT OF THE LONELY |  | Yönetmen:  Ö. Lütfi Akad / Oyuncular: Çolpan İlhan (Kontes Güner), Sadri Alışık (Rıdvan Kaptan), Turgut Özatay (Ali), Melahat İçli (Melahat), Sadettin Erbil (Kıl Şükrü), Kamuran Yüce (Sarı), Ahmet Tarık Tekçe (Rıfat), Osman Alyanak (Feyzullah), Yavuz Yalınkılıç (Sabri), Rıza Tüzün (Simon), Kemal Edige (Cıvık Hamdi) / Türkiye / 1959 / Siyah-Beyaz / 113´

Sinopsis:

Üzerinde üstünkörü tartışılmış ama değeri pek bilinmemiş bu iki film, sinemamızın en özgün ve ustaca işlenmiş hikayelerinden. Akad’la Akar’ı birlikte izlemek unutulmaz bir deneyim olacak. Yalnızlar Rıhtımı, açıklarda tek başınayken huzur bulan Kaptan Rıdvan’la (Sadri Alışık), bar şarkıcısı “Kontes” Güner’in (Çolpan İlhan) hüzünlü hikayelerini anlatır. Senaryo, şair Atilla İlhan tarafından (Ali Kaptanoğlu takma adıyla) İzmir Pasaport Limanı düşünülerek yazılmıştır. Filmin Ömer Lütfi Akad’ın tercihiyle İstanbul’da çekilmesi, iki şehrin limanları arasındaki fark sebebiyle zamanında eleştirilere konu olmuşsa da, filme özgün ve dokunaklı bir mekan kurgusu kazandırmıştır. Film boyunca gittiğimiz her yerde karanlığın ortasında buluruz kendimizi. Böylece karakterlerin içinde bulunduğu duygusal yalnızlık görsel bir karşılık bulur. Filmin düşmüş kadın hikayesine yaklaşımında hem Karafilm türü etkisi hem de Şiirsel Gerçekçiliğin izlerini görmek mümkündür. Bu melezlik famfatalsiz bir karafilm yaratmış, suçu bir kadına atmak yerine birbirini kazıklayan erkeklerin sinsi ve yalancı hallerini görünür kılmıştır. Akordeon ve tangoya rağmen, karakterlerin tüm insanlığa mal olmuş çaresizliği hayli yerlidir.

Artılar

  • Oyunculuklar harika.
  • Feyzullah rolünde Osman Alyanak filme önemli bir katkı yapmış her filminde olduğu gibi.
  • Senaryo, özellikle de diyaloglar çok kuvvetli.

Eksiler

  • Bulunamadı.

Keşif

  • Para çantasının aşırı doluluk nedeni ile arada bir kendiliğinden açılması çok ince bir uygulama olmuş. Hem filme mizahi anlamda katkı yapmış hem de filmin sonuna ilişkin alarm veren bir saatli bomba görevi üstlenmiş.
  • Feyzullah’ın arada bir hap içmesini “Hapı yuttuk” anlamında da okuyabilir miyiz diye düşündüm.
  • Ana temanın aşk olduğu, Rıdvan-Güner, Güner-Ali ve Ali-Rıdvan arasında geçen karşılıklı sahnelerde diyaloglardaki edebi üslup ve derinlik çok iyi.
  • Rıdvan-Güner çiftimizi biraz da “Sevmek Zamanı” (Yönetmen: Metin Erksan) filmindeki Halil-Meral (Müşfik Kenter, Sema Özcan) çiftine benzettim. Rıdvan önceleri aslında kendi yalnızlığının suretine aşık. Daha sonra o suretin yerini Güner alıyor.
  • “Yalnızlığım bir limana girince başlıyor benim.”, Rıdvan Kaptan’a ait bir replik.
  • Elindeki para dolu çanta ve Şükrü ile beraber kayığa doğru yürüyen Feyzullah, havanın bozması üzerine “Rahmet geliyor” diyor. Ne güzel ironidir bu.
  • Feyzullah’ın para dolu çantayı kendisinden başkasının taşımasına izin vermemesi ve ortakların her azalışında payına düşen hissenin artmasını düşünmesi gibi noktalar bana “Köyden İndim Şehire” (Yönetmen: Ertem Eğilmez) filmindeki kardeşlerin altın çuvalı ile olan maceralarını anımsattı.
  • Şükrü’nün tutkular üzerine yaptığı felsefi yorumlar ve bu bağlamda ortaklarının profilini betimlediği sahne güzeldi.  Ali (Kendine tutkun) ; Şükrü (Kadına tutkun) ; Feyzullah (Paraya tutkun)
  • Güner ile sahilde buluşan Rıdvan’ın kumdan ev yaptığı sahne oldukça manidar. Ev, onun düşüncesinde Güner’in hasret olduğu şey.
  • “İçindeki acıya içelim.”, filmden bir replik.

Öylesine

  • “Para çantada durduğu gibi durmuyor”.
  • Dini bütün Feyzullah Efendi kaçakçılık ile ilgili toplantı için yatsı namazı sonrasını seçiyor. Nafile olarak kaçakçılık yaptığı için herhalde 🙂

Sıfır Teorisi

image

Filmin Künyesi:

SIFIR TEORİSİ | THE ZERO THEOREM | THE ZERO THEOREM |  | Yönetmen:  Terry Gilliam / Oyuncular: Christoph Waltz (Qohen Leth), David Thewlis (Joby), Melanie Thierry (Bainsley), Lucas Hedges (Bob), Ben Whishaw (Doctor 3), Peter Stormare (Doctor 2), Tilda Swinton (Dr. Shrink-Rom), Matt Damon (Management) / A.B.D / 2013 / Renkli / 107´

Sinopsis:

“1984 yılında çektiğim Brazil’de, o tarihte dünyadan ne anlıyorsam onun resmini çizmeye çalışmıştım. Sıfır Teorisi’nde de,şuanda dünyadan ne anlıyorsamonu resmetmeye çalıştım.” Gelecekte dünyanın nasıl çarpık bir hale bürüneceğini hakkıyla filme çekecek bir yönetmen varsa, olsa olsa Terry Gilliam’dır. Ünlü yönetmen bu filmde, gelecekte Londra’da geçen bir öyküyü anlatıyor: Varoluşsal acılarla kıvranan, sıra dışı bilgisayar dahisi Qohen Leth’in öyküsünü. Elinde “Ben neden varım?” sorusuna yanıt olabilecek gizemli bir proje var. Fakat, cilveli Bainsley ve patronun oğlu Bob’un ziyaretleri Qohen’in yalnızlığını sık sık bozuyor.

Artılar

  • Jenerikte yer alan yazılarda kullanılan formülasyon ibareleri güzeldi.
  • Joby, Bainsley ve Management karakterlerindeki oyunculuklar başarılıydı.

Eksiler

  • Genel anlamda filmi çok beğendiğimi söyleyemeyeceğim.
  • Christoph Waltz bu filmdeki karaktere hiç uymamış.
  • Qohen isminin telaffuzu ile ilgili film boyunca yapılan geyik bana sanki başarısız bir uygulama gibi geldi.
  • Sayısal dünyada yaşayan karakterlerimizin evlerindeki dekorasyonun daha gelişmiş olmasını beklerdim.
  • Geleceğe dair bir hikayenin anlatıldığı bu filmde yeni dünyaya ait örnekler ve hayal gücü daha zengin olabilirdi.

Keşif

  • Filmin büyük çoğunluğunun iç mekanlarda geçmesi kasvetli bir hava yaratmış.
  • Qohen ve Bainsley’in web sitesi üzerinden birbirlerine bağlanıp bir plajda ilişkilerine devam ettikleri sahneler güzeldi.
  • Bir sahnede Qohen ve Bainsley çıplak bir şekilde evrenin boşluğundan savruluyorlar. Bu sahne bana Adem-Havva ikilisini hatırlattı.

Öylesine

  • “Başımıza veri yağacak”.

Arkadaşım İvan Lapşin

image

Filmin Künyesi:

ARKADAŞIM İVAN LAPŞİN | MOY DRUG IVAN LAPSHIN| MY FRIEND IVAN LAPSHIN  | Yönetmen:  Aleksey German / Oyuncular: Andrei Boltnev (Ivan Lapshin), Nina Ruslanova (Natasha Adasova), Andrey Mironov (Khanin), Aleksei Zharkov (Okoshkin), Zinaida Adamovich (Patrikeyevna) / Rusya / 1984 / Siyah-Beyaz / 100´

Sinopsis:

Aleksey German’ın babası Yuri German’ın yazdığı çok sevilen kısa öykülerden sinemaya aktarılan bu komedi, 1937 yılında Rusya’da gözlerden ırak, yoksul bir köyde geçiyor. Öyküyü anlatan çocuk, beş adamla birlikte bir komünde yaşıyor. Bu adamlardan biri de ünlü polis müfettişi Lapşin. Müfettiş, suçluların korkulu rüyası ancak, mesele aşka gelince, şans yüzüne hiç gülmüyor. 1989 yılında Sovyet eleştirmenler tarafından tüm zamanların en iyi Sovyet filmi seçilen German’ın bu üçüncü filmi, yönetmene “Tarkovski’den bu yana Sovyet sinemasının gördüğü en radikal güç” gibi övgüler getirdi.

Artılar

  • Ivan Lapşin rolünde Andrei Boltnev ve Natasha Adasova rolünde Nina Ruslanova birer adım öne çıkıyorlar.
  • Filmdeki oyunculuklar ortalamanın üzerindeydi.

Eksiler

  • Bu izlediğim 2. Aleksey German filmi. Maalesef yine beğenmedim.
  • Acaba hikayenin anlatıcısı olan çocuk filmin içerisinde daha çok yer alsa iyi olmaz mıydı diye düşünmeden edemedim.
  • Bir iki tanıtım yazısında filmin komedi yönünün de güçlü olduğu belirtilmişti ama ben izlerken pek rastlayamadım açıkçası.
  • Komün alanında yaşayan diğer insanların hayatları ile ilgili biraz daha fazla bilgi alsak fena olmazdı.

Keşif

  • Ivan Lapşin’in mesleğinin verdiği etkiyle çamaşır leğenine elindeki tahta çubuğu delil arar gibi sokup sonrasında elini yaktığı sahne güzeldi.
  • Komünde hizmetçi olarak çalışan kadın karakter filme tempo kazandırmış. Bu karakter bana nedense “Yaban Çilekleri” (Yönetmen: Ingmar Bergman) filmindeki Dr. Isak Borg’un hizmetçisini hatırlattı.

Öylesine

  • “Lapşin Diye Biri”.

Şiddet Güzeli

image

Filmin Künyesi:

ŞİDDET GÜZELİ | MISS VIOLENCE| MISS VIOLENCE | Yönetmen:  Alexandros Avranas / Oyuncular: Themis Panou (Baba), Eleni Roussinou (Eleni), Reni Pittaki (Anneanne), Sissy Toumasi (Myrto), Chloe Bolota (Angeliki) / Yapımcı: Alexandros Avranas, Vavasilis Chrysanthopoulos / Yunanistan / 2013 / Renkli / 99´

Sinopsis:

2013’ün uluslararası alanda en çok ses getiren Yunan filmi olan Şiddet Güzeli, Alin Taşçıyan’ın sözleriyle “otoriteyle ve düzenle derdi büyük bir film. Ekonomik krizin ahlaki yozlaşmayı ve sapkınlıkları tetikleyip beslediğini, kabullenilir hale getirdiğini gözler önüne seriyor.” Başrolünde İstanbul doğumlu Themis Panou’nun yer aldığı film, 11 yaşındaki Angeliki’nin kendi doğumgününde neden gülümseyerek pencereden atlayıp intihar ettiğini anlamaya çalışan, dahası, kızlarını çabucak unutmayı tercih eden ailesini izliyor.

Artılar

  • Genel anlamda başarılı ve ilginç bulduğum bir film oldu.
  • Oyunculukları başarılı buldum.
  • Oyuncu seçimi anlamında Baba karakterini canlandıran  Themis Panou çok isabetli bir karar olmuş.

Eksiler

  • İntiharın ardından polis soruşturması ile ilgili hiç detay verilmemesi sanki açık kalan bir nokta olmuş.

Keşif

  • Cani Baba karakterinin fiziki yapısı ve gaddarlığı bana “Hababam Sınıfı Güle Güle” (Yönetmen: Ertem Eğilmez) filminde Tarih Öğretmenini canlandıran Hüseyin Kutman’ı hatırlattı.
  • Jenerikte neredeyse tüm film ekibinin (oyuncular, teknik ekip vb.) tek bir ekranda verilmesini oldukça yaratıcı buldum.

Öylesine

  • “Angeliki’nin Tuhaf Vakası”.
  • Anneanne madem canavar babayı sonunda öldürecekti bari en küçük kızları Alkmini heba olmadan bu işe girişseydi.
  • “Burada kusulacak bir olay vardı onu da ben kustum.”, Tatar Eleni deyip cani babanın işi orada tamamlansaydı diye bir an aklımdan geçti.
  • Bir sahnede cani baba yemekleri kaçırarak ailenin yemek yemesine engel oluyor. Daha sonra yumuşayan beyimiz yemekleri geri getiriyor. Allah insanı açlıkla terbiye etmesin. Baba bir cani de olsa demek yemek yiyebilmek için aile yine caninin peşine takılıyor.
  • Blogdaki resme ithafen: “Nereye Bakıyor Bu İnsanlar”

Riley’nin Hayatı

image

Filmin Künyesi:

RİLEY´NİN HAYATI | AIMER, BOIRE ET CHANTER| LIFE OF RILEY | Yönetmen:  Alain Resnais / Oyuncular: Sabine Azéma (Kathryn), Sandrine Kiberlain (Monica), Caroline Sihol (Tamara), André Dussollier (Simeon), Hippolyte Girardot (Colin), Michel Vuillermoz (Jack) / Fransa / 2013 / Renkli / 108´

Sinopsis:

Mart ayında hayatını kaybeden, Yeni Dalga’nın öncü isimlerinden Alain Resnais, Sigara İçince / Sigara İçmeyince ve Kalpler’den sonra tekrar İngiliz oyun yazarı Alan Ayckbourn’dan bir uyarlamayla son kez karşımızda. Doksan iki yaşındaki ustanın son filmi Riley’nin Hayatı, amatör bir tiyatro grubunun sarsıcı bir haber almasıyla başlıyor. Oyuncuların yakın arkadaşı George kansere yakalanmıştır ve birkaç ay sonra ölecektir. Arkadaşlarının son aylarını neşeli geçirmesi umuduyla onu, sahneye koyacakları yeni oyunun kadrosuna dahil etmeye karar verirler ama (film boyunca asla görmediğimiz) George beklenmedik şekilde hepsinin hayatını değiştirecektir.

Artılar

  • Oyunculuklar oldukça başarılı.
  • Filmdeki olayların neredeyse tamamı iç mekanda geçmesine rağmen temponun hiç sekteye uğramaması iyi bir başarı.
  • Senaryoda diyaloglar ve özellikle de kadın-erkek ilişkilerine dair sözler/gözlemler oldukça iyiydi.
  • Jack, Colin ve Simeon’un farklı yerlerde iken aynı karede gösterildikleri sahne güzeldi.
  • Monica, Tamara ve Kathryn’in Riley’in tatil arkadaşlığı ile ilgili tartıştıkları sahne iyiydi.

Eksiler

  • Üzerinde çalıştıkları tiyatro oyunu ve Riley’nin hastalığı dışında karakterlerin normal hayatları ile ilgili hiç sahne olmamasını (en azından benim gözüme çarpmadı) biraz yadırgadım.
  • Filmde hakkında konuşulanlardan bir de Tilly’yi sadece filmin sonunda görüyoruz. Acaba Tilly daha önceki sahnelerde de biraz yer alsa ve böylece Riley’nin filmdeki görünmezliği daha tekilleşse iyi olabilir miydi diye düşündüm.

Keşif

  • Çoğu sahnenin bir tiyatro oyunu provası gibi olması ve dekorun tiyatro sahnesi olarak düzenlenmesi bana “Anna Karenina” (Yönetmen: Joe Wright) filmini hatırlattı.
  • George Riley karakterinin hiç görünmediği halde film üzerindeki etkisinin büyük olması, hem filmin uyarlandığı  Alan Ayckbourn’ın aynı adlı oyununun hem de senaryonun başarısı olmuş diye düşünüyorum.
  • Karakterlerin önemli açıklamalarda/itiraflarda bulunduğu sıralarda arka planın o anki sahneden soyutlanarak farklılaştırılması ilginç ve hoş bir uygulama olmuş. Sanki o anlardaki bu değişim belgeselimsi bir boyut da katmış filme.

Öylesine

  • “Yetenekli Bay Riley”
  • “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”

Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak

image

Filmin Künyesi:

KARPUZ KABUĞUNDAN GEMİLER YAPMAK | BOATS OUT OF WATERMELON RINDS | Yönetmen:  Ahmet Uluçay / Oyuncular: İsmail Hakkı Taslak (Recep), Kadir Kaymaz (Mehmet), Gülayşe Erkoç (Nezihe), Boncuk Yılmaz (Nihal), Hasbiye Günay (Güler), Mustafa Çoban (Karpuzcu Kemal), Fizuli Caferov (Deli Ömer), Ahmet Uluçay (Berber) / Türkiye / 2004 / Renkli / 98´

Sinopsis:

Tüm hayatını bir köyde geçiren Ahmet Uluçay’ın çocukluk anılarına döndüğü Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak, yönetmenin film gösterimi düzenlemek için projeksiyon makinesi yapmaya çalışmaktan bizzat film çekme hayaline, ayrıca güzel bir komşu kızına uzanan ilk aşklarının ve imkânsızlıkların hikâyesi. Ancak Uluçay’ın seyirciye aktardıkları, basit bir sinema aşkından veya “köyde sinemasever olmanın” zorluklarından ibaret değil. Uluçay, sıkıcı bir gündelik hayatın içinde bir sinemacının gözünün nasıl gördüğüne, hayatı kendi algısında nasıl sinemalaştırdığına dair mizansenlerle, sembolizme kaymadan farklı çağrışımlara (kısmen Anadolu mistisizmine) kapı açan bir imgelemle zenginleştiriyor filmini.

Artılar

  • Film genel olarak güzeldi. Mizahi yönden Arzu Film ekolüne yakın buldum.
  • Saniyede 24 kare olayının Deli Ömer’in etrafı seyrederken uygulanması güzel bir denemeydi.
  • Karpuzcu Kemal karakteri filme önemli ölçüde renk katmış.
  • Recep ve Mehmet’in sinema salonunda makinistin penceresine baktıkları sahne güzeldi.
  • Filmde ara ara duyduğumuz “Beyaz Giyme Toz Olur” türküsünün müziği iyi bir seçim olmuş.
  • Nihal rolünde Boncuk Yılmaz’ı oldukça başarılı buldum.

Eksiler

  • Filme katılan gerilim ve korku öğeleri bence pek başarılı olmamış sanki.
  • Nihal’in, gecenin bir yarısı kalkıp Recep’in hediye ettiği bir cevizi kırıp sonra yatağına dönüp onu arzulu bir şekilde yemesi ilginç bir denemeydi ama pek inandırıcı gelmedi bana.
  • Recep ve Mehmet’in köy yaşamlarına ve ailelerine dair biraz daha sahne olsa sanki güzel olurdu.

Keşif

  • Nihal’in annesinin, Recep’in saçlarını ipek gibi diye övdükten sonraki yakın bir sahnede Recep’in saçlarının kesilmek zorunda kalınması iyi bir ironi olmuş.
  • Köylü – Kasabalı arasındaki sınıf farkına ilişkin dokundurmalar ve göndermeler dikkate değer.
  • Filmin sonuna doğru cinnet getiren Ömer’in, Recep ve Mehmet’in sinema teçhizatını dağıttığı sahnede hayvanların tepki vermeleri uygulamasını beğendim.
  • Recep ve Mehmet’in köy ile kasaba arasında yolda yürürlerken çekilen sahnelerde kamera onları bize hep arkaları dönük olarak gösteriyor. Konuşurlarken yüzlerini göremiyoruz.

Öylesine

  • “Recep’in kırdığı ceviz bini aştı”.

Kuzen Jules

image

Filmin Künyesi:

KUZEN JULES | LE COUSIN JULES| COUSIN JULES | Yönetmen:  Dominique Benicheti / Oyuncular: Demirci Jules Guiteaux ile karısı Félicie / Fransa / 1973 / Renkli / 91´

Sinopsis:

“Öyle filmler vardır ki, bir türlü belli bir sınıfa sokamazsınız. Dominique Benicheti’nin bu filmini de bir ‘belgesel’, ‘sinema verite’ ya da ‘minimal sinema’ sınıfına sokarsanız yaptığınız sınıflandırma yarım kalır, çünkü Kuzen Jules hem bunların hepsidir, hem de çok ötesi.” Filmiişte bu sözlerle özetliyor Richard Whitehall. Sinemaskop formatta çekilen Kuzen Jules, Fransız kırsalına, sade köy hayatının mutluluklarına ve bir ömür boyu sürdürülen birlikteliğin ödülü olan samimiyete övgüdür… Çekimi beş yıl süren bu filmdeyönetmen Benicheti, Fransız bir çiftin (demirci Jules Guiteaux ile karısı Félicie) seksen yıldır pek değiştirmeden sürdürdükleri yaşamlarını takıntılı bir titizlikle filme almış. Film, restore edilmiş halde kırk yıl sonra bir kez daha izleyiciyle festivalde buluşuyor.

Artılar

  • Filmin en güzel ve belki de en olumlu yanı doğallığıydı.
  • Filmin sonlarına doğru bir sahnede kamera bize Jules’i, yemek yerken pencerenin tam karşısından karanlığın ortasındaki tek hayat belirtisi olarak gösteriyor. Güzel ve anlamlı bir çekimdi bu.

Eksiler

  • Film bende bir hayal kırıklığı yarattı.
  • Oyunculuklar belki doğal ama başarılı değil.

Keşif

  • Filmin çekimlerinin 5 yıl sürmesinin nedeni senaryo değil sanırım 🙂
  • Film bana TRT HABER kanalında yayınlanan “Ömür Dediğin” programını çağrıştırdı.
  • Filmde hayvanların seslerini yaşlı çiftimizden daha fazla duyduk.
  • Çiftimizin iletişimi ve köy yaşamı bana kendi anne-babamı çağrıştırdı.

Öylesine

  • “Pazar Sıkıntısı” 

Tanrı Olmak Zor İş

image

Filmin Künyesi:

TANRI OLMAK ZOR İŞ | TRYDNO BYT´ BOGOM| HARD TO BE A GOD | Yönetmen:  Aleksey German / Oyuncular: Leonid Yarmolnik (Don Rumata), Aleksandr Chutko (Don Reba), Yuriy Tsurilo (Don Pampa), Evgeniy Gerchakov (Budakh), Natalia Moteva (Ari), Dmitriy Vladimirov / Rusya / 2013 / Siyah-Beyaz / 170´

Sinopsis:

Boris ve Arkady Strugatsky’nin 1964 tarihli kült romanının 1989’da yazarların izni olmadan ilk kez sinemaya uyarlanışından bu yana merakla beklenen Tanrı Olmak Zor İş,ne yazık ki ancak yaratıcısı Aleksey German’ın ölümünden sonra tamamlanabildi ve prömiyerini 2013 Roma Film Festivali’nde yaptı. Stalker’a da ilham kaynağı olan Strugatsky kardeşler de filmin bu yetkin uyarlamasını görecek kadar yaşayamadı. Hikâye, ortaçağdaymış gibi yaşayan ve pagan bir tanrının sözde oğlu tarafından yönetilen insanların yaşadığı Arkanar gezegeninde geçiyor. Dünya’dan bir elçi, insani fikirleri yaymak amacıyla Arkanar’a gidiyor. Aleksey German bu son filminde Tanrı ile insan arasındaki hiyerarşiye bir bakış atıyor.

Artılar

  • Don Rumata rolünde Leonid Yarmolnik’in oyunculuk performansı film boyunca maksimumdaydı.
  • Ari rolünde Natalia Moteva da oldukça başarılı.
  • Oyuncu ve mekan yönetimi oldukça başarılı.

Eksiler

  • Filmin süresi daha kısa olabilir (miydi).
  • Filmin temposunun devamlı yukarıda olması izlenebilirliği olumsuz etkiledi diye düşünüyorum.

Keşif

  • Tanrı ve din konularını irdeleme, karakterler ve mekanlardaki gerçeküstücü yaklaşımlar açısından bu film sanki “Faust” (Yönetmen: Aleksandr Sokurov) filminin siyah-beyaz versiyonu gibiydi.
  • Bir iki sahnede Don Rumata’ya bir olayla ilgili haber veren, hatırlatma yapan karakter bana “Gora” (Yönetmen: Ömer Faruk Sorak) filmindeki “Bir cisim yaklaşıyor efendim” mizansenlerini hatırlattı.
  • Savaş öncesi Don Rumata’nın giyecek pantolon bulamaması hoş bir sahneydi.
  • Film kimi özellikleri açısından bana yer yer “Andrei Rublev” (Yönetmen: Andrey Tarkovski) filmini hatırlattı.

Öylesine

  • “Bu Filmi İzlemek Zor İş”
  • Don Rumata için Müslüm Gürses’ten geliyor : “Tanrı istemezse yaprak düşmezmiş”

Kefaret + Kısalar (31, Noel Hediyeleri, Bu Arada)

image

Filmin Künyesi:

KEFARET / REDEMPTION / REDEMPTION | Yönetmen:  Miguel Gomes / Portekiz / 2013 / Renkli / 26´

Sinopsis:

“Avrupa’dan dört sesli bir ağıt”, 8 ve 16 mm buluntu videoların zekice ve melankolik bir tınıyla birleştiği bu filmcikte, 1975’te Portekiz’de bir çocuk annesiyle babasına mektup yazıyor; 2011’de Milano’da yaşlı bir adam, ilk aşkını anımsıyor; 2012’de Paris’te bir adam minicik kızıyla söyleşiyor; 1977’de ise bir gelin isyan bayrağını kaldırıyor.

31 | Yönetmen:  Miguel Gomes / Portekiz / 2001 / Renkli / 27´

Sinopsis:

Forhend atışta raket şöyle tutulur: Kolunu geriye doğru açarsın, sol omzun topa doğru bakar, sol ayağınla öne bir adım atarsın ve topa vurursun.

NOEL HEDİYELERİ / INVENTÁRIO DE NATAL / CHRISTMAS INVENTORY | Yönetmen:  Miguel Gomes / Portekiz / 2000 / Renkli / 23´

Sinopsis:

Hem bir sahte belgesel hem de bir sahte canlandırma; savaşa giden, müzik yapan ve sonra da ele geçiren çocuklar hakkında bir yarı-kurmaca.

BU ARADA / ENTRETANTO / MEANWHİLE | Yönetmen:  Miguel Gomes  / Portekiz / 1999 / Renkli / 25´

Sinopsis:

Öğretmenlerle veliler gitti. Bu arada, bir kızla iki oğlan bir aşk üçlüsü oluverir. Rui, Nuno ve Rita, üç zaman ve mekândan geçerek yalnız kalmaya çabalar.

Artılar

  • Kefaret filmindeki mektuplarda yer alan ifadeler oldukça etkileyiciydi.
  • “Noel Hediyeleri” kısa filmi tam da hayatın içinden bir yapım olmuş.

Eksiler

  • “31” kısa filminde hikaye çok düz bir anlatıma sahip ve tempo yeterince iyi değil.

Keşif

  • Kefaret filmi belgesel bir hava taşıyor.
  • “31” kısa filminde kameranın zaman zaman görüntüyü tenis topu formunda çerçevelemesi iyi bir uygulama olmuş.
  • “Bu Arada” kısa filmindeki kısa saçlı kızımızı “Kınalı Yapıncak” (Yönetmen: Orhan Aksoy) filminde “Kınalı Yapıncak/Leyla” (Hülya Koçyiğit) karakterinin kısa saçlı olduğu haline benzettim.
  • Kefaret filminde Almanya ile ilgili hikayede ekranda ara ara bilimsel formüllerin gösterilmesi ilginç bir uygulama olmuş.

Öylesine

  • Bulunamadı.