Bir Yaz Masalı

image

Filmin Künyesi:

BİR YAZ MASALI | DEN BÄSTA SOMMAREN | Yönetmen: Ulf Malmros / Senarist: Ulf Malmros, Lars Johansson / Oyuncular: Kjell Bergqvist (Yngve Johansson), Anastasios Soulis (Mårten), Rebecca Scheja (Annika), Cecilia Nilsson (Bayan Svanström) / İsveç / 2000 / Renkli / 91´

Sinopsis:

Yngve Johansson adındaki sert mizaçlı adam, yazı onunla geçirmeleri için iki çocuğu, Mårten ve Annika’yı evine kabul ediyor ve onların bakımını üstleniyor. Yıllardan 1958, İsveç’in neredeyse Brezilya’yı yenip Dünya Kupası’nı kazandığı yıl… Yngve önceleri çocukların gözünde bir diktatörden farksız gözükse de, çocukların öğretmenine aşık olmasıyla işler değişiyor; iki çocuk, iki yetişkini bir araya getirmek için ellerinden geleni yapmaya çalışıyor. Küçük bir erkek çocuğunun gözünden anlatılan Bir Yaz Masalı, kahkaha ve gözyaşını beraberinde getiren o sımsıcak filmlerden.

Not: Yukarıdaki paragraf Pera Müzesi sayfasından alınmıştır.

Öylesine

  • Genel anlamda başarılı bir film olmuş.
  • Diyaloglar başarılı.
  • Annika’nın sevgi ve nefret kutulu oyunu güzel/eğlenceli bir düşünceydi.
  • 1958 Dünya Kupası (Futbol).  Kupa İsveç’te düzenlenmekte. Finalde Brezilya – İsveç karşı karşıya. Brezilyalı efsane futbolcu Pele sahneye çıkmakta ve Brezilya’ya Dünya Şampiyonluğunu kazandırmakta. Filmdeki siyahi piyanist karakteri de filmin Pele’si olarak yorumlanabilir.
  • “Küçük Yaz Yalanları”

Konformist

image

Filmin Künyesi:

KONFORMİST | IL CONFORMISTA | Yönetmen: Bernardo Bertolucci / Senarist: Bernardo Bertolucci / Oyuncular: Jean-Louis Trintignant (Marcello Clerici), Stefania Sandrelli (Giulia), Gastone Moschin (Manganiello), Enzo Tarascio (Profesör Quadri), Fosco Giachetti (Albay), José Quaglio (Italo), Dominique Sanda (Anna Quadri), Pierre Clémenti (Lino) / İtalya / 1970 / Renkli / 111´

Sinopsis:

1930’lu ve 1940’lı yıllarda Mussolini döneminde ve sonrasında geçen film, genç bir adamın kişiliğinde İtalyan burjuvazisinin faşizme gönüllü kucak açışını ele alır, faşist ideolojinin sosyo-psikolojik kökenlerini irdeler. Toplumsal histeriye uyarak yeni düzene hiç sorgulamadan boyun eğip uyum sağlayan bu zayıf iradeli ‘konformist’ genç (Trintignant), bir yandan geçmişiyle hesaplaşırken, diğer yandan da yabancı bir ülkede devleti adına tetikçiliğe soyunacaktır. Konformist, kısa cümlelerle tanımlamak gerekirse, faşist dönemde bir genç adam için yazılmış ‘yükselmenin el kitabı’ veya faşist işbirlikçiler aleyhine bir iddianamedir. 1970’te ilk gösteriminin yapıldığı Berlin Film Festivali’nde “Altın Ayı” ödülüne aday gösterilen filme, burada “Interfilm Ödülü” ve “Gazeteciler Özel Ödülü” verildi. David di Donatello Ödülleri’nden “En İyi Film David Ödülü”nü aldı.

Not: Yukarıdaki paragraf Pera Müzesi sayfasından alınmıştır.

Öylesine

  • Oyunculuklar başarılı.
  • Kamera ve müzik kullanımı etkileyici.
  • Marcello Clerici’nin bir sahnede elindeki silahı etrafına ve kafasına doğrultması “Korkusuz Korkak”(Yönetmen: Natuk Baytan) filmini hatırlattı.
  • Marcello Clerici’nin bir sahnede şapkasını kaybettiğini anlaması ve kapıdan çıkarken ki tuhaf davranışları “Süt Kardeşler” (Yönetmen: Ertem Eğilmez) filmini hatırlattı.
  • “Konforsuz Konformist”
  • Manganiello’nun parkta Marcello Clerici’ye seslenmesi sırasında etrafındakiler tarafından kuşlarla konuşuluyor sanılması “Yedi Bela Hüsnü” (Yönetmen: Natuk Baytan) filmini hatırlattı.
  • Herkesin farklı olmaya çalışırken Marcello Clerici’nin aslında herkes gibi normal olmak istemesi.

Belvedere

image

Filmin Künyesi:

BELVEDERE | Yönetmen: Ahmed Imamovic / Oyuncular: Sadzida Setic (Rüveyda), Nermin Tulic (Alija), Emina Muftic (Minka Muftic), Armin Rizvanovic (Harun), Adis Omerovic (Adnan) / Bosna-Hersek / 2010 / Renkli/ 90´

Sinopsis:

Rüveyda Belvedere mülteci kampının çoğu sakini gibidir: yani Bosna-Hersek’teki etnik temizlikten on beş yıl sonra savaşın trajedisini unutma arzusunu duyan bir dul. Fakat çevresindekilerin aksine, gününün çoğunu geniş ailesinin bakım işlerinin acı tatlı rutini içinde geçirmekte, oğlu ve kocasının kemiklerini aramakta, çok kırılgan bir umudu beslemektedir. Bir gün bu umut yeğeninin düşmanın eski yerleşim yerlerinden birinde gerçekleşecek bir reality show’a katılması için seçilmesiyle sınanacaktır. Sıkıntılı savaş sonrası zamanın duygusal anlamda zengin bir portresini sunan yönetmen Ahmed Imamović’in filmi sabrın, inancın, sevginin ve her şeyin ötesinde affetmenin alışılmadık bir imgesini çiziyor.

Not: Yukarıdaki paragraf Pera Müzesi sayfasından alınmıştır.

Artılar

  • Oyuncuların performansı başarılıydı.
  • Rüveyda’nın dış sesi ve şiirsel tondaki okumaları filme olumlu katkı yapmakta.

Eksiler

  • Rüveyda’nın Sırp karakterle yaşadığı sorun tam olarak anlaşılamıyor.

Keşif

  • Bir sahnede yere yumurtanın düştüğü görülür. Yumurtanın sarısı, akının üstünde kaygan bir şekilde durmaktadır. Bir nevi Belvedere’deki mültecilerin yaşamlarındaki kayganlığa dair bir durumdur.
  • Filmin sonlarına doğru gösterilen bombalama sahnesi hem gerçek hayata hem de BBG (Biri Bizi Gözetliyor) evine düşmüş oluyor bir anlamda.
  • Filmde kimi sahneler BBG yarışmasının yapıldığı evde geçiyor. Bu sahnelerin renkli, geri kalan sahnelerin ise Siyah-Beyaz olmasını anlamlı buldum.
  • Bosna’da yaşanan savaşa dair yürek acıtıcı görüntüler mevcut. Masum insanlardan geriye kalan kafataslarının yıkanma görüntüleri var mesela. Keşke bu katliama sebep olanların kafaları yıkansa da kirden arınabilseler.
  • Otobüse binilen duraktan şehre dair manzaranın gösterilmesi “Ömer” (Yönetmen: Hany Abu-Assad) filmindeki benzer mizanseni aklıma getirdi.
  • Rüveyda karakterini, bir başka savaş temalı Bosna-Hersek filmi “Çocuklar” daki (Yönetmen: Aida Begic) ana karakter Rahima (Marija Pikic) ile yakın buldum.

Öylesine

  • Bulunamadı.

Halime’nin Yolu

image

Filmin Künyesi:

HALİME’NİN YOLU | HALIMA’S PATH | HALIMIN PUT | Yönetmen: Arsen A. Ostojic / Oyuncular: Alma Prica (Halima), Olga Pakalovic (Safija), Mijo Jurisic (Slavomir), Izudin Bajrovic (Salko), Miraj Grbic (Mustafa) / Bosna-Hersek / 2013 / Renkli/ 93´

Sinopsis:

Halime’nin Yolu, Bosna Savaşı’nda ölen ve çok sayıdaki toplu mezarlardan birinde gömülü oğlunun kemiklerini teşhis etmeye çalışan, fakat bunu başaramayan iyi kalpli Halime’nin trajik fakat ilham verici hikayesini anlatıyor. Halime, DNA analizi için kan vermeyi reddederek oğlunu aslında gizlice evlatlık edindiği ve biyolojik oğlu olmadığı gerçeğini saklar. Oğlunun bulmanın tek yolunun, onun 20 yılı aşkın bir süredir kendisinden haber alınmayan biyolojik annesini bulmaktan geçtiğini fark eder. Öte yandan, onu bulduktan hemen sonra, trajik bir dizi olay kontrolsüzce ortaya çıkar ve beklenmedik sonuçlar doğurur.

Not: Yukarıdaki paragraf Pera Müzesi sayfasından alınmıştır.

Artılar

  • Filmi oldukça beğendim.
  • Müzik kullanımı filme pek güzel katkı yapmış.
  • Senaryo ve hikayenin kurgulanışı başarılı.
  • Yönetmenin şimdiki zamandaki sahnelerin içerisine geçmişi eklemlemesini beğendim.

Eksiler

  • Safija’nın önce evden kovulması sonra ise geri kabul edilmesi arasındaki geçiş iyi aktarılamamış.

Keşif

  • Slavomir ve bilmeden hayatını değiştirdiği oğlu ile aralarında geçen olay oldukça acıydı.
  • Filmdeki hikaye 1977 yılında başlıyor. O yıldan bu yıla toplumda kadın olmanın zorluğu hala sürüyor.
  • Alma Prica’nın oyunculuk gücünde bir Hülya Koçyiğit performansı vardı.

Öylesine

  • Hatıralar Arasında”

Beyaz, Beyaz Leylekler

image

Filmin Künyesi:

BEYAZ, BEYAZ LEYLEKLER | WHITE, WHITE STORKS| BELYE, BELYE AISTY | Yönetmen: Ali Hamroyev / Oyuncular: Lyutfi Sarymsakova, Sairam Isayeva, Bolot Bejshenaliyev, Khikmat Latypov, Mokhammed Rafikov / SSCB, Özbekistan / 1966 / Siyah-Beyaz/ 82´

Sinopsis:

Hamroyev, uluslararası başarı kazanan bu ilk filminde bozkır manzarasına ressamsı bir yaklaşım getirerek alameti farikası sayılan alışılmışın dışında ve isyankar kadınların rolü temasını işliyor. Beyaz Leylekler adlı kırsal kasabada geçen hikaye, evlilik dışı ilişki gibi tabu bir konuya değiniyor. Sağlam iradeli, evli ve çocuksuz bir kadın olan Malika, vaktini açıkça başka bir adamla geçirmekte ve bu adamla şefkatli bir bağa sahip gözükmektedir. İlişkinin gelişiminden daha da etkileyici olan şey ise Homrayev’in, gelenekle tanımlı, girift aile ilişkilerine dair verdiği ayrıntılar ve aralarında at üstünde oynanan şiddetli ve hızlı oyun Buzkaşi’nin de olduğu gelenekleri tasvir ediş biçimidir.

Not: Yukarıdaki paragraf Pera Müzesi sayfasından alınmıştır.

Artılar

  • Genel anlamda kayda değer bir film olmuş.
  • Filmin “leylek” ile kurduğu tematik ilişkiyi başarılı buldum.
  • Senaryo oldukça samimi bir dille kaleme alınmış.

Eksiler

  • “Malika’nın kocası” karakteri tam bir yere oturtulamamış.
  • Köy hayatına dair özellikle “iş yapma” ya da “geçim kaynağı” gibi noktalarda yeterince bilgi verilmiyor.

Keşif

  • Leyleklerin akşam yemeğine gelip örtüye gagalarını uzatmaları ne de güzeldi.
  • At ile oynanan oyun ve düğün sahneleri ile Özbek kültürüne dair motifler aktarıldı.
  • Filmden bir replik: “Leylekler gece giderler. Yollarını yıldızlarla bulurlar.”
  • Leylekler atfedildiği gibi bebekleri değil de onların dünyaya gelmesine vesile olacak anne ve baba adaylarını mı bir araya getiriyor ya da buluşturuyor acaba : )
  • Kadınların ikinci planda kalmasına dair vurgulamalar iyi yapılmış.
  • Filmin müziklerinde Metin Erksan filmlerindeki müzik kullanım havası vardı.

Öylesine

  • “Postacının Beyaz Leylekleri”

Hayat Çok Güzel

image

Filmin Künyesi:

HAYAT ÇOK GÜZEL | LIFE FEELS GOOD | CHCE SIE ZYC | Yönetmen: Maciej Pieprzyca / Oyuncular: Dawid Ogrodnik (Mateusz), Dorota Kolak (Mateusz’un Annesi), Arkadiusz Jakubik (Mateusz’un Babası), Helena Sujecka (Matylda), Mikolaj Roznerski (Tomek), Katarzyna Zawadzka (Magda), Anna Karczmarczyk (Anka)  / Polonya / 2013 / Renkli / 112´

Sinopsis:

Hayat Çok Güzel gerçek bir hikayeden yola çıkıyor. Film, çocukluğunun ilk yıllarında zeka geriliği teşhisi konulan ve dış dünyayla bağlantı kurmadan büyüyen serebral palsi hastası Mateusz’un hikayesine odaklanıyor. Yirmi beş yıl sonra Mateusz’un gayet normal ve akıllı bir insan olduğu ortaya çıkar. bu yapım, pek çok kişiye engellilik meselelerine yönelik oldukça eski kafalı bir yaklaşım içinde gibi görünebilecek olsa da, daha şimdiden oldukça etkileyicidir. Üstelik, Polonya açısından çığır açıcı nitelikte ve hatta ana akım Polonya sineması düşünüldüğünde cesur bile sayılabilecek bir yapımdır. Fiziksel ve zihinsel engellilere yönelik tutum, filmin de bizi bilgilendirdiği üzere, seksenler, doksanlar ve 2000’li yılların başında çok daha bilinçsizdi. Bu dönemler çocukluğunu Kamil Tcakz’in oynadığı, yetişkinlik halini ise Dawid Ogrodnik’in canlandırdığı Mateusz’un büyüdüğü zamanlara denk geliyor.

Artılar

  • Genel anlamda iyi bir film diyebilirim.
  • Dawid Ogrodnik oldukça başarılı bir oyunculuk sergilemiş.
  • Filmdeki müzik kullanımı başarılı.
  • Görüntü yönetimini başarılı buldum.

Eksiler

  • Filmde “meme” sorunsalı biraz fazla yer işgal etmiş gibi geldi bana.
  • Mateusz’u çok seven annesinin evdeki kazadan sonra onu tekrar yanına almaması iyi yansıtılamamış gibi geldi bana.
  • Mateusz’un, başarısından dolayı gazeteye haber olup sonrasında başka yere nakledilmesi ile ilgili süreç çok iyi aktarılamamış gibi geldi bana.

Keşif

  • Aşırı salgılanan testosteron hormonunun Mateusz üzerindeki etkisi “Özür Dilerim” (Yönetmen: Cemil Ağacıkoğlu) filminde benzer kaderi paylaşan Selim (Güven Kıraç) karakterini bana hatırlattı.
  • Mateusz’un ailesi ile beraber yaşadığı evin içindeki sahne çekimleri başarılıydı.
  • Dış ses kullanımı başarılı bir şekilde uygulanmış.
  • Film içerisindeki bölümlemelerde simgeler kullanılması hoş olmuş.
  • Mateusz’un babası filme oldukça renk katmış.
  • Mateusz’un iletişim kurma becerisindeki iyileşme sonrasında hemen herkesin olduğu bir sahnede “Ben bitki değilim” demeye çalıştığı sahne oldukça duygusaldı.
  • Mateusz’un konuşurken zaman zaman “memelemesi” “Hanzo” (Yönetmen: Zeki Ökten) filmindeki Kemal Sunal’ı hatırlattı.
  • Mateusz’un babasının, oğlunun yerdeki zoraki sürünüşünü bir oyuna çevirdiği sahne çok anlamlı ve güzeldi.

Öylesine

  • “İnsanları Seyreden Mateusz”

Bozuk Düzen

image

Filmin Künyesi:

BOZUK DÜZEN | CUL-DE-SAC | Yönetmen: Roman Polanski / Oyuncular: Donald Pleasence (George), Françoise Dorléac (Teresa), Lionel Stander (Richard), Jack MacGowran (Albie), Maurice Evans (Hutch) / ABD / 1966 / Siyah-Beyaz / 113´

Sinopsis:

Polanski kendisinin altın dönemi olan 1960’larda çekilmiş ve kurnazca işlenmiş bu absürt paranoya hikayesinde uçuk kaçık bir üçlü ilişkiyi anlatıyor. Donald Pleasence ve Françoise Dorléac, Lionel Stander tarafından canlandırılan kaba ve iriyarı bir firari gangster tarafından izole evleri işgal edilen kabuğuna çekilmiş bir çifti oynuyor. Üçlü cinsel ve duygusal aşağılanmayı içeren rol yapma oyunlarına giriyor. Bozuk Düzen, kaos halindeki modern dünyaya dair, çağrışımlarla dolu, klostrofobik ve oldukça komik bir hikaye.

Artılar

  • Tüm oyunculuklar oldukça iyi.
  • Filmin müzikleri güzeldi.

Eksiler

  • Filmin, derdini anlatma konusunda biraz zayıf kaldığını düşünüyorum.
  • Christopher karakterinin film genelinde biraz zayıf kaldığını düşünüyorum.

Keşif

  • Genel anlamda ilginç ve cesur bir film olarak değerlendirdim.
  • Filmin geçtiği şato benzeri mekan oldukça ilginç. Tavuklar var her yerde. Diğer yandan eşyalar dağınık, bir düzen yok tıpkı içindeki yaşayanlar gibi.
  • Albie karakteri kısa süre yer almasına rağmen filme oldukça katkıda bulunmuş.
  • George’un evine gelen davetsiz misafirlerin yer aldığı sahneyi çok beğendim ve biraz da Yeşilçam tadı buldum.
  • Richard’ın zoraki “garson” olarak yer aldığı bölümler de oldukça renkliydi.
  • Albie’nin denizde kalmasına neden olan gel-git bir bakıma bozuk düzenin yansıması oluyor belki de.

Öylesine

  • Richard, işgal ettiği eve gelen davetsiz misafirlerle ilgilendiği sırada Dilber Ay’dan “Tavukları Pişirmişem” türküsü çalsa ne de güzel olurdu 🙂
  • Richard’ın gülüşünde klasik Yeşilçam kötüleri (Erol Taş, Hayati Hamzaoğlu, Bilal İnci) gülüşü de yok değil hani.
  • “Gel-Git Düzen”

Rosemary’nin Bebeği

image

Filmin Künyesi:

ROSEMARY’NİN BEBEĞİ | ROSEMARY’S BABY | Yönetmen: Roman Polanski / Oyuncular: Mia Farrow (Rosemary Woodhouse), John Cassavete (Guy Woodhouse), Ruth Gordon (Minnie Castevet), Sidney Blackmer (Roman Castevet), Maurice Evans (Hutch) / ABD / 1968 / Renkli / 136´

Sinopsis:

Korkutucu ve kara mizah yüklü Rosemary’nin Bebeği, Roman Polanski’nin ilk Hollywood filmidir. Bu müthiş eğlenceli karabasan, Ira Levin’in çok satan kitabına sadık kalınarak uyarlanmış. Başroldeki ilham vericiMia Farrow, (Sidney Blackmer ve Oscar ödüllü Ruth Gordon tarafından canlandırılan) fazlasıyla cana yakın yaşlı komşuları ve kendine dönük kocasının (John Cassavetes) kendisi ve bebeğine karşı şeytani bir plan içerisinde olduğundan gittikçe daha fazla şüphelenen genç bir anne adayını oynuyor.

Artılar

  • Filmi oldukça başarılı buldum.
  • Mia Farrow çok başarılı bir oyunculuk sergilemiş.
  • Ruth Gordon ve Sidney Blackmer yine oldukça başarılıydılar.
  • Filmin jeneriği ve müzikleri de iyiydi.

Eksiler

  • Uzun bir süre ağrı çeken Rosemary’nin bu konuyu çok ağırdan alması pek tutarlı bir davranış gibi gelmedi bana.
  • Tarikatın kurban olarak Rosemary’yi seçme nedeni tam aktarılamıyor gibi geldi bana.

Keşif

  • Minnie’nin şifalı ot ve karışımlarla ilgilenmesi bana “Attila Marcel” (Yönetmen: Sylvain Chomet) filmindeki Madam Proust (Anne Le Ny) karakterini hatırlattı.
  • Romandan uyarlanan film güzel olduğuna göre kitap da başarılıdır diye tahmin ediyorum.
  • Sarı renk bir ayrı yakışıyor Rosemary’ye. Evin içerisinde de ağırlıkla sarı renk kullanılması bunu destekliyor.
  • Kameranın Rosemary’yi yakın plan çektiği sahnelerde Mia Farrow ayrı bir büyülüyor insanı.
  • Castevet’lere ilk davet edildikleri akşam Rosemary’nin mutfaktan salona doğru attığı bir bakış var ki harika.
  • Guy’u neredeyse hep iç mekan çekimlerde görüyoruz.
  • Kelime oyunlu şifre bulmaca oldukça güzel bir uygulamaydı. Bu durum bana “Cingöz Recai” (Yönetmen: Safa Önal) filminde Cingöz’ün (Ayhan Işık), Selma’nın (Sema Özcan) kendisine söylediği dörtlükteki şifreyi/esrarı bulma serüvenini anımsattı.
  • Son sahnede Rosemary’nin bebeği ile buluşma anı ve oradaki tereddüt “Selvi Boylum, Al Yazmalım” (Yönetmen: Atıf Yılmaz) filmindeki meşhur “Sevgi neydi?” sahnesini çağrıştırdı kelimelerde biraz oynamakla beraber 🙂
    – Sevgi neydi? Cadılık mı annelik mi?
    – Sevgi annelikti.

Öylesine

  • “Cadı Mevsimi”

Almanya, Sıfır Yılı

image

Filmin Künyesi:

ALMANYA, SIFIR YILI | GERMANY YEAR ZERO| GERMANIA, ANNO ZERO | Yönetmen:  Roberto Rossellini  / Oyuncular: Edmund Moeschke (Edmund Moeschke), Ernst Pittschau (Baba), Ingetraud Hinze (Eva), Franz-Otto Krüger (Karl-Heinz), Erich Gühne (Öğretmen), Heidi Blänkner (Frau Rademaker), Jo Herbst (Jo), Barbara Hintz (Thilde), Alexandra Manys (Eva’nın arkadaşı), Christl Merker (Christl), Inge Rocklitz (Rifugiata), Hans Sange (Herr Rademaker), Franz von Treuberg (General von Laubniz)  / İtalya / 1948 / Siyah-Beyaz / 78´

Sinopsis:

Roberto Rossellini’nin Savaş Üçlemesi’nin son bölümü en etkileyicisi; yerle bir edilmiş bir Berlin’in, 12 yaşında bir çocuğun bakışından aktarılan portresi. Hasta babası ve iki kardeşiyle bombalanmış bir binada yaşayan Edmund, kendi başına şehirde dolaşıyor, bir grup yeniyetmenin karaborsa tezgahlarına karışıyor, Nazi sempatizanı eski bir öğretmenin etkisi altına giriyor. Almanya, Sıfır Yılı (Deutschland im Jahre Null) faşizmin toplum ve birey açısından nelere yol açtığı hakkında cesur ve insanın içini burkan bir bakış.

Artılar

  • Filmi genel anlamda beğendim.
  • Oyunculuk performansında Edmund Moeschke ve Ingetraud Hinze öne çıkıyorlar.
  • Roberto Rossellini’nin savaş üçlemesi oldukça güzel olmuş: “Roma, Açık Şehir”, “Hemşehri” ve “Almanya, Sıfır Yılı”

Eksiler

  • Karl-Heiz da durdu durdu tam babasının öleceği zaman polise kayıt olmaya gitti 🙁
  • Edmund ve ailesinin hiç anne ile ilgili konuşmamaları ya da en azından onu yad etmemeleri garip geldi.

Keşif

  • Edmund rolü içi seçilen Edmund Moeschke çok isabetli bir oyuncu seçimi olmuş.
  • Edmund karakterinde “Yusuf ile Kenan” (Yönetmen: Ömer Kavur) filmindeki iki kardeş Yusuf (Cem Davran) ve Kenan’ın (Tamer Çeliker) bir karışımı var sanki.
  • Edmund’un bu filmdeki konumu bana “Vurmayın” (Yönetmen: Ümit Efekan) filmindeki Emrah’ın durumunu çağrıştırdı.
    – İki filmde de babalar (Ernst Pittschau ve Süleyman Turan) yaşlı ve sağlık problemleri var.
    – İki filmde de evin büyük oğlu (Franz-Otto Krüger ve Cem Özer) çalışmıyor/çalışamıyor ve aileleri onlar için kendilerini feda ediyor.
    – İki filmde de evin kızı (Ingetraud Hinze ve Çeçilya Daymaz) kötü yola düşüyor/düşürülüyor.
    – İki filmde de evin küçük oğlu (Edmund Moeschke ve Emrah) ailesi için kendisini parçalıyor.
  • Zaman zaman Edmund’a yapılan yakın plan çekimler oldukça başarılı.
  • Filmden bir replik: “Yaşamaya mahkum edilmişiz.”
  • Edmund’daki o burukluğun, acının yansımasını konuşurken sesinde görebiliyoruz.
  • Evin sahibi Bay Rademaker’de bir Erol Taş + Bilal İnci karışımı gözlemledim 🙂
  • Edmund’u film boyunca sanırım hep aynı kıyafetle görüyoruz.
  • Edmund’un yaşadığı tüm zorluklara ve acılara rağmen dürüstlüğünden ödün vermemesi başarılı bir uygulama olmuş. Ayrıca onun bu özelliğini, eski öğretmeni bizlere Edmund ile ilk karşılaştıkları sahnede hatırlatıyor.
  • Hitler’in ses kaydının dinletildiği sahnede kameranın bizlere boşlukları göstermesi anlamlı.

Öylesine

  • Bu filmi “Yalnız ve Güzel Edmund” için izledim.
  • “Küçük Edmund”

Umberto D

image

Filmin Künyesi:

UMBERTO D | Yönetmen:  Vittorio De Sica  / Oyuncular: Carlo Battisti (Umberto Domenico Ferrari), Maria Pia Casilio (Maria), Lina Gennari (Antonia Belloni)  / İtalya / 1952 / Siyah-Beyaz / 89´

Sinopsis:

Vittorio De Sica’nın bu yeni-gerçekçi başyapıtı, İtalya’nın savaş sonrasında ekonomisini rayına sokmaya çalıştığı yıllarda geçinmeye çalışan yaşlı bir emekliyi izliyor. Köpeği Flike dışında kimsesi olmayan Umberto, insani duyguların modernleşme güçleri tarafından yok edilmiş gibi göründüğü bir şehirde onurunu korumaya çalışıyor. Temel ihtiyaçlarını –yiyecek, barınak, arkadaşlık- karşılamak için verdiği mücadele, çekilmiş en acıklı filmlerden birini, dünya sinemasının gerçek bir klasiğini yaratıyor.

Artılar

  • Filmi genel olarak beğendim ve başarılı buldum.
  • Müzik kullanımını başarılı buldum.
  • Carlo Battisti’nin oyunculuğu oldukça başarılı.
  • Maria Pia Casilio’nun oyunculuğu da göz doldurdu.

Eksiler

  • Filmde Umberto’nun bir tek akrabası ya da yakını ile bile hiç karşılaşmıyor olmamız garip geldi.

Keşif

  • Umberto’nun gururundan dolayı dilenmeyi bile becerememesi ve o sahnelerdeki ifadesi/duruşu bana “Diyet” (Yönetmen: Ö. Lütfi Akad) filminde para kazanmak için o yaşta sokaklarda balon satmaya çalışan ama aslında satamayan Hacer’in (Hülya Koçyiğit) babası Yunus (Turgut Savaş) karakterini hatırlattı.
  • Umberto’nun köpeği Flike ile olan candan dostluğu bana benzer dostlukları gördüğümüz şu iki filmi hatırlattı:
    “Artist” (Yönetmen: Michel Hazanavicius) filminde George Valentin (Jean Dujardin) ile köpeği
    “Bwakaw” (Yönetmen: Jun Robles Lana) filminde Rene (Eddie Garcia) ile köpeği Bwakaw
  • Umberto karakteri zaman zaman bana “Yaban Çilekleri” (Yönetmen: Ingmar Bergman) filmindeki yaşlı Profesör Isak Borg (Victor Sjöström) karakterini hatırlattı.
  • Umberto’nun harabeye dönmüş odasında kameranın bize tam karşı açıdan gösterdiği bölüm bir tablo gibiydi.
  • Maria’nın karıncaları ateş ile öldürdüğü sahne ilginçti.
  • Umberto’nun istemeye istemeye köpeği Flike’ın ayaklarına şapkasını koyup dilenmeye çalıştığı sahne hoştu durumun kendisi oldukça acıklı olsa da.
  • Filmin heyecanlı finali sürpriz oldu benim için. Önden gelen sahnelerle Umberto’nun artık intihar edeceğine kanaat getirmişken birden onun hayata yeniden tutunmasına ve köpeği Flike ile umut dolu yarınlara yol almasına tanık olduk.
  • Umberto’nun yüzündeki o mağrur ve acı dolu ifade bana “Milyarder” (Yönetmen: Kartal Tibet) filmindeki istasyon şefi Mesudiyeli Mesut (Şener Şen) karakterini çağrıştırdı.
  • Umberto ile Maria ikilisini “Gönül Yarası” (Yönetmen: Yavuz Turgul) filmindeki Nazım (Şener Şen) ve Dünya (Meltem Cumbul) ikilisine benzettim biraz. Umberto ile Maria arasında sanki tam olarak adı konulmamış bir yakınlık/ilişki var Nazım – Dünya arasında olduğu gibi. Öte yandan Umberto da Nazım gibi okumuş, intizamlı giyinen bir karakter. Maria ise Dünya gibi okuyamamış, sevgiden yoksun kalmış bir kadın.
  • Maria’nın iki sahnede dışarıda yalnız başına dolaşan kedi ile karşılaşmasını anlamlı buldum. Aslında Maria’nın durumu da o gördüğü kedilerden farklı değil.
  • Umberto elindeki 1000 lirayı kimseye bozduramaz. Gidip bir satıcıdan bardak alır paranın bozulması için ve aldığı bardağı anında yere fırlatır. Oldukça güzel bir sahneydi bu.

Öylesine

  • “Yataklar Üstünde 20.000 Karınca”
  • “Çanlar Umberto İçin Çalıyor”