Roma, Açık Şehir

image

Filmin Künyesi:

ROMA, AÇIK ŞEHİR | ROMA CITTA APERTA| ROME, OPEN CITY | Yönetmen:  Roberto Rossellini  / Oyuncular: Aldo Fabrizi (Don Pietro Pellegrini), Anna Magnani (Pina), Marcello Pagliero (Giorgio Manfredi / Luigi Ferraris), Harry Feist (Major Bergmann), Vito Annichiarico (Piccolo Marcello), Nando Bruno (Agostino the Sexton), Giovanna Galletti (Ingrid), Francesco Grandjacquet (Francesco), Maria Michi (Marina Mari), Carla Rovere (Lauretta), Joop van Hulzen (Kaptan Hartmann)   / İtalya / 1945 / Siyah-Beyaz / 103´

Sinopsis:

Roberto Rossellini, 1945 tarihli başyapıtı Roma Açık Şehir’i çekerken savaş daha yeni bitmişti, bu da bütün düzenin çöktüğü bir ortamda insanların zorunlu seçimlerini anlatan sarsıcı hikayeye bir belgesel havası kazandırmıştı. Rossellini’nin filmi bir-iki yıl öncesinde, Nazi yetkilileri şehrin direnişini kırmak için planlar yaptığı dönemde geçer. Romalılar neredeyse çıkışsız bir konuma itilmişti – direnmeli mi? İşbirliği mi yapmalı? Yoksa ikisinin arasındaki acı verici gri alanda var olmayı sürdürmekle mi yetinmeli? Rossellini’nin filminde çok sayıda karakter var (bazıları da profesyonel olmayan oyuncular), ama bu dürüst ve kızgın filmin merkezinde kaçak bir mühendis ve direniş savaşçısı (Marcello Pagliero), davaya hizmet eden bir rahip (Aldo Fabrizi) ve başka bir partizanla nişanlı olan, cesur ve hamile bir kadın (Anna Magnani) var. Olup bitenlerin büyük kısmı yıkıcı nitelikte, ama Rossellini mizaha ve günlük yaşamın sıcaklığına da yer bulmuş.

Artılar

  • Filmi genel anlamda başarılı buldum.
  • Tüm oyunculuklar oldukça başarılı.
  • Senaryo başarılı.
  • Görüntü yönetimini başarılı buldum.

Eksiler

  • Pina’nın ölümünden sonra herkesin bir anda normal yaşantısına hızlı bir şekilde dönmesi beni biraz şaşırttı.
  • Francesco’yu, Nazi yetkilileri tarafından yakalanmaktan son anda kurtulduktan sonra filmde tekrar göremememiz sanki bir eksiklik yaratmış.
  • Francesco ile Pina arasındaki aşka biraz daha tanık olabilsek iyi olurdu 🙂

Keşif

  • Yönetmen dram yüklü hikaye içerisine mizahi öğeleri oldukça ustaca yerleştirmiş.
  • Yatalak dede karakteri filme oldukça sempati katmış. Bu karakter bana “Bitirim Kardeşler” (Yönetmen: Zeki Ökten) filminde Ali (Kadir İnanır) ve Veli (Kartal Tibet) kardeşlerin babasını (Hulusi Kentmen) hatırlattı. Onun da filmde çocuklarını kandırarak yatağa düşmüş hasta numarası yaptığı bir sahne vardı.
  • Francesco’nun Pina’ya umut dolu bir konuşma yaptığı sahne güzeldi.
  • Francesco’nun Marcello’ya veda ettiği sahne oldukça sade ve etkileyiciydi.
  • Rahip Don Pietro’yu canlandıran Aldo Fabrizi’yi sima olarak Yıldırım Önal’a benzettim.
  • Filmden bir replik: “Zor olan onurlu ölmek değil yaşamaktır.”
  • Filmden bir replik: “Bir kadın değişebilir, hele ki aşıksa”
  • Gestapo’nun katipliğini üstlenen karakter, yanı başında insanlık tarihinin en kötü hatıralarından Nazi vahşetinin bir uzantısı olarak devam eden işkenceye aldırmadan mutlu mesut kalemtıraşında kalemini açıyor.
  • Marina’nın yatakta yüz üstü uzanırken Almanlarla işbirliği konuşması yaptığı sahne güzeldi.
  • Akşam eve geç gelen çocukların, evlerin kapıları açılır açılmaz ebeveynleri tarafından azarlandığı yer yer pataklandığı bölümler oldukça iyiydi.
  • Alman işgalciler arasında iki tane de güçlü kadın karakter yer alıyor.
  • Rahip Don Pietro’nun Alman işgalcilere lanet okuduktan sonra dini hassasiyetlerinden dolayı Tanrı’dan kendini bağışlamasını istemesi güzel bir uygulamaydı.
  • Yönetmen bu filmde Roma’daki fiziksel yıkım yerine insanlardaki psikolojik yıkıma odaklanmış.

Öylesine

  • “İki Oda Bir Savaş”. Odanın birinde işkence yapılırken; diğerinde klasik müzik ve caz ezgileri yükseliyor.

Stromboli

image

Filmin Künyesi:

STROMBOLI | Yönetmen:  Roberto Rossellini  / Oyuncular: Ingrid Bergman (Karen), Mario Vitale (Antonio), Renzo Cesana  / İtalya / 1950 / Siyah-Beyaz / 81´

Sinopsis:

Roberto Rossellini’yle İngrid Bergman arasındaki ilk işbirliği, volkanik bir adanın fon olarak kullanıldığı, bir kadının varoluşsal krizinin anlatıldığı son derece etkileyici bir portre. II. Dünya Savaşı’nın ardından Litvanyalı bir göçmen (Bergman), savaş esiri kampında tanıştığı basit bir İtalyan balıkçısıyla (Mario Vitale) evleniyor ve birlikte kocasının Sicilya açıklarında ıssız bir adadaki köyüne gidiyorlar. Dünyadan kopunca duygusal olarak çökmeye başladığını hissediyor, ama dramatik bir uyanış onu bekliyor. Yönetmenin alameti farikası olan yeni-gerçekçiliği (balıkçıların yaşamı ve işlerinin anlatımı) derinden hissedilmiş bir melodramla dengeleyen Stromboli, tam bir aydınlanma.

Artılar

  • Ingrid Bergman’ın oyunculuğu oldukça başarılı.

Eksiler

  • Karen’in daha adım atar atmaz köyü beğenmemesi ve hemen geri dönmek istemesi bana biraz garip geldi. Keşke biraz zaman geçtikten sonra bu tepki bize gösterilseydi.
  • Karen’in köyden ve Antonio’dan kaçabilmek adına fener bekçisi ile yakınlaşmasını yadırgadım 🙂
  • Karen ve Antonio’nun köye ilk vardıkları andan itibaren filme bir süre eşlik eden müziği olumsuz buldum.
  • Büyük aşıklar olarak tanıştırıldığımız Karen ve Antonio çiftini bir öpüşürken göremedik 🙂

Keşif

  • Karen’in Peder ile daha iyi anlaşması ve onunla kısa süreli yakınlaşması bana “Aşkın İzleri” (Yönetmen: Terrence Malick) filmindeki Marina (Olga Kurylenko) ile Peder Quintana (Javier Bardem) arasındaki yakınlaşmayı hatırlattı.
  • Karen’in Peder ile kayalıkların orda konuştukları sahne güzeldi.
  • Yönetmenin balıkçıların gündelik yaşantılarına ilişkin detayları bizlerle paylaşmasını başarılı buldum.
  • Büyük balıkların avlanmasına ilişkin sürecin gösterildiği sahne güzel ve anlamlıydı. Bu süreci Karen de izliyor bu arada. Karen’in yüzüne doğru ara ara suların fışkırması onun daha da korkmasına ve bunalmasına yol açıyor.
  • Karen’lerin evine tadilat için gelen Amerikalı yaşlı amcalar hoştu.
  • Birdenbire yanardağın aktif hale gelmesi ve kül yığınlarının köyün üstüne salınması belki de bir anlamda doğanın Karen-Antonio çiftinin ilişkisinin bitimine ve/veya avlanan onca balığın diyetine dair bir mesaj olarak da okunabilir.
  • Tanrı ile arasının pekiyi olmadığı Karen’in finalde yanardağın orta yerinde Tanrı’ya yalvarması manidar.
  • Karen’in yanardağın eteklerinde, kayalıklarda dolaştığı bölümler “Serüven” (Yönetmen: Michelangelo Antonioni) filminde Anna’nın (Lea Massari) kayboluşa giden yolunu hatırlattı.
  • Köylünün Karen’e muamelesi biraz bana “Yatık Emine” (Yönetmen: Ömer Kavur) filminde köylünün Emine’ye (Necla Nazır) olan davranışlarını hatırlattı. Yatık Karen

Öylesine

  • “Stromboliyi kül aldı,
    Bir yar sevdim lav aldı.”
  • “Bir Balıkçıya Gönül Verdim”
  • Antonio der ki: “İlkelim ama Karen bende”
  • “Neden geldim Stromboliye,
    Tutuldum kaldım avare.”
  • “Yanardağlar Kızı Karen”
  • “Yanardağda Var Bir Kadın”

Hemşehri

image

Filmin Künyesi:

HEMŞEHRİ | PAISA | PAISAN | Yönetmen:  Roberto Rossellini  / Oyuncular: Carmela Sazio (Carmela, Epizod 1 ), Robert Van Loon (Joe, Epizod 1), Harold Wagner (Harry, Epizod 1), Merlin Berth (Merlin, Epizod 1), Mats Carlson (Swede, Epizod 1), Dots Johnson (Joe, Epizod 2), Alfonsino Pasca (Pasquale , Epizod 2), Maria Michi (Francesca , Epizod 3), Gar Moore (Fred, Epizod 3), Harriet Medin (Harriet, Epizod 4), Renzo Avanzo (Massimo, Epizod 4), William Tubbs (Kaptan Bill Martin, Epizod 5), Dale Edmonds (Dale, Epizod 6), Lorena Berg (Amalia, Epizod 3), Elmer Feldman (Kaptan Feldman, Epizod 5), Newell Jones (Kaptan Jones, Epizod 5), Anthony La Penna (Tony, Epizod 1)   / İtalya / 1946 / Siyah-Beyaz / 120´

Sinopsis:

Yeni gerçekçiliğin kilometre taşlarından olan Hemşehri, Rossellini’nin Savaş Üçlemesi’nin ikinci filmiydi (Roma Açık Şehir’den sonra) ve Alfred Hayes’e Akademi Ödülü adaylığı kazandırmıştı. Film, her biri ayrı bir yazar tarafından yazılan (içlerinden biri Federico Fellini’ydi) altı bölümde, müttefiklerin II. Dünya Savaşı sırasında İtalya’yı işgalini anlatıyor. Po Vadisi’nde Almanlarla İtalyan direnişçileri arasındaki savaşı anlatan son bölümse, neredeyse hiç konuşmanın olmadığı dehşetli bir gerilim sunuyor.

Artılar

  • Epizot 3’te Maria Michi oldukça başarılıydı. Savaş temalı bu filmde kısa da olsa bir aşk masalına da tanıklık etmiş olduk bu bölümde.
  • Epizot 4’te oyunculuklar ve hareketli kamera çekimleri başarılıydı.

Eksiler

  • Bu tür epizotlara ayrılmış filmleri genelde pek sevmem.

Keşif

  • Epizotları beğeni sıralamam şu şekilde: 4 > 5 > 3 > 1 > 6 > 2
  • Epizot 6’daki bir sahne oldukça etkileyiciydi. Herkesin katledildiği bir ortamda ağlayan bir çocuğu görüyoruz bu sahnede.
  • Bir manastırda geçen Epizot 5 filmin hem en ruhani hem de en mizahi bölümüydü. Bu bölümde özellikle kameranın yüz çekimlerinde oldukça başarılı kullanıldığını düşünüyorum.
  • Epizot 5’ten bir replik: “Dünya bizim kilisemiz”
  • Amerikalı din adamlarından ikisinin Protestan ve Yahudi oldukları öğrenilmesinden sonra manastırda kısa süreli yaşanan kriz sahneleri güzeldi.
  • Epizot 5’te Peder, yiyeceklerinin yeterli olmadığını ama bir şekilde hallolacağını söyler. Sonrasında hem manastırın komşuları onlara yemek getirir hem de Amerikalılar yanlarında getirdikleri yiyecekleri paylaşırlar. Burada yemek konusunun hallediliş şekli bana biraz ütopik geldi.
  • Epizot 4’te olağanca hızıyla yaşanan savaşın ortasında yönetmen ironiyi de elden bırakmayarak mizahi dokunuşlar yapıyor filme. Çatı katında kafalarının üzerlerinde mermiler uçuşurken güneşten korunmak için başını örtmeyi düşünen karakter vb. gibi sahneler var bu bölümde.

Öylesine

  • Bulunamadı.

Aylaklar

image

Filmin Künyesi:

AYLAKLAR | I VITELLONI | Yönetmen:  Federico Fellini  / Oyuncular: Franco Interlenghi (Moraldo Rubini), Alberto Sordi (Alberto), Franco Fabrizi (Fausto Moretti), Leopoldo Trieste (Leopoldo Vannucci), Riccardo Fellini (Riccardo), Leonora Ruffo (Sandra Rubini), Jean Brochard (Francesco Moretti), Claude Farell (Olga), Carlo Romano (Michele Curti), Enrico Viarisio (Signor Rubini), Paola Borboni (Signora Rubini), Lída Baarová (Giulia Curti), Vira Silenti (Gisella), Maja Niles (Caterina) / İtalya / 1956 / Siyah-Beyaz / 92´

Sinopsis:

Beş genç adam, ergenlik sonrası belirsizliği içinde macera hayalleri kurar ve yaşadıkları küçük sahil kasabasından kaçarlar. Onları şımartan ailelerinden aldıkları paraları içkiye, kadınlara ve yerel bilardo salonuna harcayarak vakit geçirirler. Fellini’nin bu ikinci filmi, kalemle çizilmiş karakter eskizlerinden oluşan yarı özyaşamöyküsel bir başyapıt: Hamile bıraktığı kızla evlenmek zorunda kalan kadın avcısı Fausto; hep çocuk kalacak Alberto; şöhrete susamış yazar Leopoldo; grubun tek vicdan sahibi üyesi Moraldo. En İyi Özgün Senaryo dalında Akademi Ödülü kazanmış, uluslararası üne sahip Aylaklar, yaşamlarının anlamını bulmak için uğraşan bir grup kasaba boştagezerinin yaşamlarından bir yılı sevecenlikle sergiliyor.

Artılar

  • Filmi genel anlamda beğendim.
  • Filmin mizahi unsurları dramatik yapıya zarar vermeden ölçülü bir şekilde kullanılmış.
  • Oyunculuklar başarılıydı.

Eksiler

  • Moraldo’nun, kardeşi ile evli olan arkadaşı Fausto’nun çapkınlıklarına hiç ses çıkarmamasını garip buldum.
  • Fausto’nun babasının, eşi Sandra’nın ailesi tarafından dışlanmasına pek anlam veremedim.

Keşif

  • Leopoldo ve onun yazmış olduğu tiyatro oyununu sonuna kadar dinleme hatasını yapan 🙂 ünlü tiyatro oyuncusunun, dış mekanda yoğun rüzgar uğultusu altında oynadıkları karşılıklı sahne güzeldi.
  • Karnaval sahnesi çok iyi çekilmiş.
  • Filmimizdeki beş genç adamın oluşturduğu grup bana bizim filmlerimizden benzer arkadaş gruplarının yer aldığı şu filmleri hatırlattı:
    “Vay Başımıza Gelenler” (Yönetmen: Zeki Alasya)
    “Mavi Boncuk” (Yönetmen: Ertem Eğilmez)
    “Varyemez” (Yönetmen: Orhan Aksoy)
  • Roma’dan bıyıklı olarak dönen Fausto’da bir Nuri Alço havası da vardı hani 🙂 Bu durumda Sandra’ya da Ahu Tuğba olmak düşüyor.
  • Fausto’nun antika dükkanında çalıştığı sıradaki sakarlıkları ve patronla olan ilişkisi bana, “Keloğlan Aramızda” (Yönetmen: Sırrı Gültekin) filminde Keloğlan (Rüştü Asyalı) ile çalıştığı zücaciye dükkanının patronu arasındaki ilişkiyi hatırlattı.
  • Fausto’nun daha önce Sandra ile gittiği sinemada gördüğü gizemli kadına Sandra’yı arama çalışmaları sırasında tekrar rastlaması manidardı.
  • Son sahnede trenle ayrılan Moraldo’yu görüyoruz. Tren vagonlarının ilerleyişine paralel olarak kamera bizlerde gruptaki diğer kişileri uyurken gösteriyor. Güzel bir uygulamaydı bu.

Öylesine

  • Bulunamadı.

İtalya’ya Yolculuk

image

Filmin Künyesi:

İTALYA’YA YOLCULUK | VIAGGIO IN ITALIA | JOURNEY TO ITALY | Yönetmen:  Roberto Rossellini  / Oyuncular:  Ingrid Bergman (Katherine Joyce), George Sanders (Alexander ‘Alex’ Joyce), Maria Mauban (Marie Mauban), Paul Muller (Paul Dupont), Anthony La Penna (Tony Burton), Natalia Ray (Natalie Burton), Jackie Frost (Betty)  / İtalya / 1954 / Siyah-Beyaz / 97´

Sinopsis:

Homer Amca’nın evini satmak için Napoli’ye giden Londralı iş adamı George Sanders ve karısı Ingrid Bergman, sekiz yıllık bir evliliğin ardından konuşacak neredeyse hiçbir şeylerinin kalmadığını görüyor. Pazarlık uzadıkça, Bergman ona aşık olan ama çok genç yaşta ölen bir şairi hatırlıyor, Sanders işten uzak kaldığı için yakınıyor, sonunda da ayrılıyorlar – Bergman Müze’deki heykellerin yalınlığına, Vezüv kraterlerindeki iyonlaşmaya ve mezarlıktaki iskeletlere bakmaya gidiyor, Sanders ise Capri’deki arkadaşlarıyla takılıyor, kendisinden uzaklaşmış karısını gönülsüzce takip ediyor, çekici bir fahişeden yakasını kurtarmaya çalışıyor; ikisi de sonunda Pompeii’nin ölülerinin alçı kalıplarına bakmak için bir araya geliyor. Pek az şey oluyor, ama bir evliliğin inceden inceye çözülmesini görüyoruz. Kurtarmak için bir mucize mi gerekli? Rossellini ve Bergman’ın kendi evlilikleri de parçalanıyordu, dolayısıyla burada anlatılanlar salt kurgudan öte şeyler, zaman ve ölümlülük karşısında kırılgan bir birlikteliğin acı verici derecede içten bir anlatımı söz konusu.

Artılar

  • Ingrid Bergman ve George Sanders ikilisinin oyunculukları başarılı.
  • Katherine’nin müze ziyaretleri sırasında kullanılan müzikler iyiydi.
  • Katherine ve Alex çiftinin evliliklerinde gelmiş oldukları noktaya dair tespitlerini içeren diyaloglar oldukça başarılıydı.

Eksiler

  • Filmin sonunu biraz popülist buldum.

Keşif

  • Filmden bir replik: “Bazen bir insanın öksürüğü konuşmasından daha çok şey anlatabilir”
  • Katherine karakterinde “Gece” (Yönetmen: Michelangelo Antonioni) filmindeki Lidia (Jeanne Moreau) ile “Serüven” (Yönetmen: Michelangelo Antonioni) filmindeki Anna (Lea Massari) karakterlerinin bir karışımını gördüm.
  • Katherine’nin Dük ziyareti için giydiği siyah iddialı kıyafeti anlamlı buldum.
  • Katherine’nin film içerisinde yapmış olduğu müze/tarih ziyaretleri hem onun hem de bizlerin ruhlarımızdaki boşlukları doldurur nitelikteydi.
  • Tarihi gezilerde bu sefer  bir yanardağ kraterine uğruyoruz. Tur rehberi burada iyonlaşmanın etkisini ve gücünü gösteriyor. Burada etkiden kasıt, krater alanındaki bir noktada gaz açığa çıkarıldığı zaman yanardağın her noktasında gaz çıkışı görülmeye başlanması. Ben buradaki sahneyi bir de Katherine  ve Alex arasındaki ilişki açısından okudum. Sönmüş yanardağ krateri burada ikilimizin ilişkisini temsil ediyor. Hangi ortamda olursa olsunlar çiftimizin yaptığı en ufak bir tartışma, sonrasında ilişkilerinin tüm çehresinde gözlenebiliyor.
  • Kafataslarının sergilendiği yeraltı mezarlığı dehşet vericiydi.
  • Pompeii’de geçen son tarihi ziyaret de oldukça güzeldi. Rehber, çiftimize Pompeii’nin ölülerinin alçı kalıplarını göstermeye çalışıyor bir sahnede. Çıkan kalıplar bir kadın ve erkeğe ait. Katherine oldukça etkileniyor o kalıpları görünce. Belki de kendini ve Alex’i görüyor onların yerinde.
  • Katherine’nin müze ziyaretlerine yoğunlaşmasında ilk aşkı Charles’in ve onun şiirlerindeki kasvetli romantizmin etkisi olduğunu düşünüyorum.

Öylesine

  • “Tarihe Yolculuk”

Cehennemin Anatomisi

image

Filmin Künyesi:

CEHENNEMİN ANATOMİSİ | ANATOMY OF HELL | Yönetmen:  Catherine Breillat / Oyuncular: Amira Casar (Kadın), Rocco Siffredi (Erkek) / Fransa / 2004 / Renkli / 77´

Sinopsis:

Bir “gey bar”da bir kadın intihara teşebbüs eder, bir adam kadını son anda kurtarır. Kadın intihar girişiminin nedenini soran adama: “Çünkü ben bir kadınım” der… Bu karşılaşmanın ardından adamın para karşılığında “kadını izlemesi ve ona anlatması” için yapılan anlaşma ve anlaşma gereği uçurum kenarına inşa edilmiş evde birlikte geçirilen dört gece…Breillat’nın keskin ve özgün bakış açısıyla bir kadının arzularına odaklandığı Cehennemin Anatomisi başlar…

Artılar

  • Amira Casar oldukça başarılı.
  • “Kadın” ve “Erkek” tanımlamalarına ilişkin hem dış ses hem de konuşmalardaki sözler oldukça ufuk açıcıydı.

Eksiler

  • Hazmedilmesi kolay olmayan bazı sahneler vardı.

Keşif

  • Yönetmenin burada “cehennem” olarak işaret ettiği kadının kendisi mi, bedeni mi yoksa bacak arası mı?
  • Dekor ve renk tercihlerinde sadelik ve açıklık öne çıkıyor.
  • 2. gecenin sonunda erkek kadına bir işaret koyuyor “Borç kadının kamçısıdır” kabilinden. İşaretteki 3lü yapıyı da 3. geceye geçiş olarak yorumladım.
  • Düşmanın kanını içelim diyerek bedenin dışarıya attığı kanı yudumlamaları etkileyici ve zor bir sahneydi.
  • Erkek, intihar etmek üzereyken kurtardığı kadını bu sefer hayalinde kendi öldürmek istedi.

Öylesine

  • “Gözetleme Kulesi”

Kaşık Düşmanı

image

Filmin Künyesi:

KAŞIK DÜŞMANI  Yönetmen:  Bilge Olgaç / Oyuncular: Perihan Savaş (Deli Elif), Halil Ergün (Osman), Mesut Engin (Gazeteci Bora) / Türkiye / 1984 / Renkli / 90´

Sinopsis:

Bir köy düğünü sırasında meydana gelen tüp patlaması sonucu, çoğunluğu kadın ve çocuklar olan pek çok insan ölür. Köyde düğüne katılmayan tek bir kadın hayatta kalır. Köye, yaşanan tüp gaz felaketi üzerine film yapmak üzere bir Alman ekip gelir. Köyün yaşayan tek kadını, artık ruh sağlığını yitirmiş olsa da bu ekibin hilesini ilk fark eden kişi olur…

Artılar

  • Perihan Savaş’ın oyunculuğu oldukça başarılı.
  • İsmet Ay filmin mizahi tarafına oldukça katkıda bulunmuş.
  • Filmin finalini oldukça beğendim. Tüm köylüleri kandırarak onları makaraya alan Almancı film ekibinin oyununu Deli Elif bozuyor. Elif makaraların içerisindeki filmleri yüksekten aşağıya doğru bırakırken belki de kendi filmini (hayatını) başa almak istiyor.

Eksiler

  • Almanya’dan Sarıca köyüne yapılan ziyarete ilişkin gerekçeler çok sahici durmuyor.

Keşif

  • Bulunamadı.

Öylesine

  • “Bir Türke Gönül Verdim (mi)”
  • “Sarıcalı Gelin”

Romans

image

Filmin Künyesi:

ROMANS | ROMANCE  | Yönetmen:  Catherine Breillat / Oyuncular: Caroline Ducey (Marie), Sagamore Stévenin (Paul), François Berléand (Robert), Rocco Siffredi (Paulo) / Fransa / 1999 / Renkli / 95´

Sinopsis:

Marie ve Paul yıllardır birlikte yaşamaktadır. Paul, Marie’nin sevgi ve arzularına karşılık vermedikçe Marie cinsellik ile sevgi, aşk ile arzuları arasında sıkışıp kalır… Bu sıkışmanın, aşk ilişkisini bir iktidar savaşına döndürmesi kuvvetle muhtemeldir… Marie Paul ile ilişkisini sürdürürken arzularının ardından gider; cinsellikle ilgili tüm ezberleri alt üst ederek…

Artılar

  • Kostüm ve dekorlarda açık renk; özellikle de beyaz ve krem kullanımı oldukça başarılı.
  • Dış ses olarak Marie’nin aklından geçenlerin verilmesi iyi bir uygulama olmuş.
  • Doğum sahnesindeki çekim oldukça güzel.
  • Marie rolünde Caroline Ducey oldukça başarılı.

Eksiler

  • Marie’nin çocuğunu doğurduğu sahnede yönetmenin “anne olmak kadın olmayı öğrendiğin andır” mottosu ile bizleri karşılamasını filmlerindeki genel kadına bakış temsiline biraz ters buldum açıkçası.
  • Senaryoda tekil konuşmalardaki dil kuvvetli iken karşılıklı konuşmalarda bu etkiyi göremiyoruz.

Keşif

  • Marie karakterinde “Gündüz Güzeli” (Yönetmen: Luis Buñuel) filmindeki “Séverine Serizy” (Catherine Deneuve) karakterinin cinsel heyecanı ile “Gece” (Yönetmen: Michelangelo Antonioni) filmindeki “Lidia” (Jeanne Moreau) karakterinin aşk masumiyetinin bir bileşkesini görüyoruz sanki.
  • Yönetmenin erkek temsillerinin ortak noktasında, onların kendilerini kadınlardan üstün görmeleri ve her zaman kadınları elde edebilmeleri var. Robert bunu 10000 kadın üzerinden ölçümlerken Paul için bu sayı 1 olsa da değişen bir şey olmuyor.

Öylesine

  • “Marie Hanım’ın Gündüz Düşleri”
  • Marie karakterini canlandıran Caroline Ducey’i sima olarak Belçim Bilgin’e benzettim.
  • “Bir dirhem çiğ et, bin hazzı örter.”

Buz Ejderhası

image

Filmin Künyesi:

BUZ EJDERHASI | ISDRAKEN  | Yönetmen:  Martin Högdahl / Oyuncular: Philip Olsson (Mik), Feline Andersson (Pi), Hans Alfredson (Janitor), Malin Morgan (Lena), Hampus Andersson (Oskar) / İsveç / 2012 / Renkli / 105´

Sinopsis:

Buz Ejderhası, kuzeyde tuhaf şeylerin olabildiği, Nordik hikayeler geleneğinde bir aile filmi. 11 yaşında sıska Mik, ergen abisi Tony ile Stockholm’deki toplu konutlardan birinde yaşıyor. Arada sırada babaları çıkageliyor, bu çok iyi olmuyor çünkü kendisi, hala hayallerini bırakmamış alkolik bir heavy-metal rocker. Mik boks yapmayı ve Tony ile zombi filmleri izlemeyi seviyor. Ama Sosyal Hizmetler, ailenin berbat yaşam koşullarını öğreniyor ve Mik, büyülü kuzey İsveç’te bir köyde yaşayan iyi kalpli bohem teyzesinin yanına gönderiliyor. Şehirli çocuğun buraya uyum sağlaması zor, ama kısa bir süre sonra Pi adında havalı bir fıstık ve ekibi, Mik’in gruplarına uygun olduğunu karar veriyor. Sosyal Hizmetler onu Harry Potter’ın Dursley’lerinden beter “uygun” bir ailenin yanına vermek için yeniden gelince çocuklar meseleye el koyuyor. Bir kış eğlencesi olan The Ice Dragon, aile olmanın anlamını sorguluyor.

Artılar

  • Bulunamadı.

Eksiler

  • Film genel anlamda vasattı.
  • İlk yarım saat içerisinde filmin içerisine girmek çok kolay olmadı.

Keşif

  • Mik ile kız arkadaşının yer aldığı çocukça çete, Buz Ejderhası ismindeki araba ile kaçış yapma gibi öğeler bana “Yükselen Ay Krallığı” (Yönetmen: Wes Anderson) filmini hatırlattı.
  • Fantastik unsurlar filme zaman zaman olumlu katkıda bulunurken zaman zaman da olumsuz etki ediyor.

Öylesine

  • “Balinalar da Ağlar”

Mavi Göğün Ardında

image

Filmin Künyesi:

MAVİ GÖĞÜN ARDINDA | BEHIND BLUE SKIES | Yönetmen:  Hannes Holm / Oyuncular: Bill Skarsgård (Martin), Peter Dalle (Gösta), Josefin Ljungman (Jenny), Adam Pålsson (Micke) / İsveç / 2010 / Renkli / 107´

Sinopsis:

1975 yazı. Martin liseden yeni mezun olmuş ve beton yığını şehirden uzaklaşıp Stockholm’ün takımadalarında, Sandhamn’ın özel yat kulübü lokantasında yaz boyunca çalışmaya gidiyor. Önünde yepyeni bir dünya açılıyor. Martin hayatının aşkıyla karşılaştığı sırada, İsveç sosyetesinin gözbebeği bir playboy olan yat kulübü lokantası sahibinin kanatları altına giriyor. Ancak bu cennet gibi takımadada, ışıltılı görüntünün arkasında çok daha karanlık bir gerçek gizleniyor. Martin neler olup bittiğini gerçekten anlayana kadar kendini İsveç suç tarihinin en büyük skandallarından birinin ortasında buluyor.

Artılar

  • “Gösta” rolünde Peter Dalle oldukça başarılı.

Eksiler

  • Filmi genel anlamda orta derecede buldum.
  • Bill Skarsgård’ı “Martin” rolünde çok beğenmedim.
  • Martin’in bir uyuşturucu ticareti içinde olduğunu geç fark etmesi biraz garip.
  • Martin ile onun cezaevinden çıkmasını sağlayan kişi arasındaki ilişkiyi anlamlandırmak pek kolay değil.
  • Filmin başında yakın dost olan Martin ve Micke’nin Sandhamn’da bir araya geldikten sonra dostluklarının aniden bitmesi çok anlaşılamıyor.

Keşif

  • Bill Skarsgård’ın benzer oyunculuğunu “Aşkın Formülü Yok” (Yönetmen: Andreas Öhman) filminde de görmekteyiz.
  • Gösta karakterini sima ve tavır olarak Nuri Alço’ya benzettim. Gösta’nın farkı kızların gazozlarına ilaç atmasına çok ihtiyaç duymaması.
  • Martin’in annesinin yüzündeki mahzun ve yorgun ifade nedense bana “Gece” (Yönetmen: Michelangelo Antonioni) filmindeki “Lidia” (Jeanne Moreau) karakterini hatırlattı. Hani Jeanne Moreau’ya biraz benzemiyor da değil.

Öylesine

  • “Getir Götür Martin”