Bozuk Düzen

image

Filmin Künyesi:

BOZUK DÜZEN | CUL-DE-SAC | Yönetmen: Roman Polanski / Oyuncular: Donald Pleasence (George), Françoise Dorléac (Teresa), Lionel Stander (Richard), Jack MacGowran (Albie), Maurice Evans (Hutch) / ABD / 1966 / Siyah-Beyaz / 113´

Sinopsis:

Polanski kendisinin altın dönemi olan 1960’larda çekilmiş ve kurnazca işlenmiş bu absürt paranoya hikayesinde uçuk kaçık bir üçlü ilişkiyi anlatıyor. Donald Pleasence ve Françoise Dorléac, Lionel Stander tarafından canlandırılan kaba ve iriyarı bir firari gangster tarafından izole evleri işgal edilen kabuğuna çekilmiş bir çifti oynuyor. Üçlü cinsel ve duygusal aşağılanmayı içeren rol yapma oyunlarına giriyor. Bozuk Düzen, kaos halindeki modern dünyaya dair, çağrışımlarla dolu, klostrofobik ve oldukça komik bir hikaye.

Artılar

  • Tüm oyunculuklar oldukça iyi.
  • Filmin müzikleri güzeldi.

Eksiler

  • Filmin, derdini anlatma konusunda biraz zayıf kaldığını düşünüyorum.
  • Christopher karakterinin film genelinde biraz zayıf kaldığını düşünüyorum.

Keşif

  • Genel anlamda ilginç ve cesur bir film olarak değerlendirdim.
  • Filmin geçtiği şato benzeri mekan oldukça ilginç. Tavuklar var her yerde. Diğer yandan eşyalar dağınık, bir düzen yok tıpkı içindeki yaşayanlar gibi.
  • Albie karakteri kısa süre yer almasına rağmen filme oldukça katkıda bulunmuş.
  • George’un evine gelen davetsiz misafirlerin yer aldığı sahneyi çok beğendim ve biraz da Yeşilçam tadı buldum.
  • Richard’ın zoraki “garson” olarak yer aldığı bölümler de oldukça renkliydi.
  • Albie’nin denizde kalmasına neden olan gel-git bir bakıma bozuk düzenin yansıması oluyor belki de.

Öylesine

  • Richard, işgal ettiği eve gelen davetsiz misafirlerle ilgilendiği sırada Dilber Ay’dan “Tavukları Pişirmişem” türküsü çalsa ne de güzel olurdu 🙂
  • Richard’ın gülüşünde klasik Yeşilçam kötüleri (Erol Taş, Hayati Hamzaoğlu, Bilal İnci) gülüşü de yok değil hani.
  • “Gel-Git Düzen”

Rosemary’nin Bebeği

image

Filmin Künyesi:

ROSEMARY’NİN BEBEĞİ | ROSEMARY’S BABY | Yönetmen: Roman Polanski / Oyuncular: Mia Farrow (Rosemary Woodhouse), John Cassavete (Guy Woodhouse), Ruth Gordon (Minnie Castevet), Sidney Blackmer (Roman Castevet), Maurice Evans (Hutch) / ABD / 1968 / Renkli / 136´

Sinopsis:

Korkutucu ve kara mizah yüklü Rosemary’nin Bebeği, Roman Polanski’nin ilk Hollywood filmidir. Bu müthiş eğlenceli karabasan, Ira Levin’in çok satan kitabına sadık kalınarak uyarlanmış. Başroldeki ilham vericiMia Farrow, (Sidney Blackmer ve Oscar ödüllü Ruth Gordon tarafından canlandırılan) fazlasıyla cana yakın yaşlı komşuları ve kendine dönük kocasının (John Cassavetes) kendisi ve bebeğine karşı şeytani bir plan içerisinde olduğundan gittikçe daha fazla şüphelenen genç bir anne adayını oynuyor.

Artılar

  • Filmi oldukça başarılı buldum.
  • Mia Farrow çok başarılı bir oyunculuk sergilemiş.
  • Ruth Gordon ve Sidney Blackmer yine oldukça başarılıydılar.
  • Filmin jeneriği ve müzikleri de iyiydi.

Eksiler

  • Uzun bir süre ağrı çeken Rosemary’nin bu konuyu çok ağırdan alması pek tutarlı bir davranış gibi gelmedi bana.
  • Tarikatın kurban olarak Rosemary’yi seçme nedeni tam aktarılamıyor gibi geldi bana.

Keşif

  • Minnie’nin şifalı ot ve karışımlarla ilgilenmesi bana “Attila Marcel” (Yönetmen: Sylvain Chomet) filmindeki Madam Proust (Anne Le Ny) karakterini hatırlattı.
  • Romandan uyarlanan film güzel olduğuna göre kitap da başarılıdır diye tahmin ediyorum.
  • Sarı renk bir ayrı yakışıyor Rosemary’ye. Evin içerisinde de ağırlıkla sarı renk kullanılması bunu destekliyor.
  • Kameranın Rosemary’yi yakın plan çektiği sahnelerde Mia Farrow ayrı bir büyülüyor insanı.
  • Castevet’lere ilk davet edildikleri akşam Rosemary’nin mutfaktan salona doğru attığı bir bakış var ki harika.
  • Guy’u neredeyse hep iç mekan çekimlerde görüyoruz.
  • Kelime oyunlu şifre bulmaca oldukça güzel bir uygulamaydı. Bu durum bana “Cingöz Recai” (Yönetmen: Safa Önal) filminde Cingöz’ün (Ayhan Işık), Selma’nın (Sema Özcan) kendisine söylediği dörtlükteki şifreyi/esrarı bulma serüvenini anımsattı.
  • Son sahnede Rosemary’nin bebeği ile buluşma anı ve oradaki tereddüt “Selvi Boylum, Al Yazmalım” (Yönetmen: Atıf Yılmaz) filmindeki meşhur “Sevgi neydi?” sahnesini çağrıştırdı kelimelerde biraz oynamakla beraber 🙂
    – Sevgi neydi? Cadılık mı annelik mi?
    – Sevgi annelikti.

Öylesine

  • “Cadı Mevsimi”

Karda Bir Beyaz Kuş

image

Filmin Künyesi:

KARDA BİR BEYAZ KUŞ | WHITE BIRD IN A BLIZZARD | Yönetmen: Gregg Araki / Oyuncular: Shailene Woodley (Kat Connor), Eva Green (Eve Connor), Christopher Meloni (Brock Connor), Shiloh Fernandez (Phil), Gabourey Sidibe (Beth), Thomas Jane (Dedektif Scieziesciez), Dale Dickey (Bayan Hillman), Mark İndelicato (Mickey), Sheryl Lee (May), Angela Bassett (Dr. Thaler) / ABD / 2014 / Renkli / 91´

Sinopsis:

En son kıyamet komedisi Kaboom / Gümmm! ile geçtiğimiz Filmekimi’nde izlediğimiz Gregg Araki’nin üç yıl aradan sonra çektiği bu ilk film, sıradışı ve gizem dolu bir dram ve bir büyüme öyküsü. Kusursuz ev kadını, güzel, çekici, gizemli ve huzursuz Eve ortadan kaybolunca, 17 yaşındaki kızı Kat, yıllardır onu ezen duygusal baskılardan kurtulmanın heyecanıyla annesinin yokluğunu hiç yadırgamaz. Cinselliğini keşfedip bir yandan büyüme sancıları çekerken bir yandan da rüyalarında annesinin yardım çağrılarını görmeye devam eder. Ne var ki, zaman geçtikçe Kat, sonunda kendi inkarını görecek ve annesinin gidişi hakkındaki gerçekleri kabullenecektir.

Artılar

  • Eva Green ve Shailene Woodley başarılı bir oyunculuk sergilemişler.

Eksiler

  • Filmi genel anlamda vasat buldum.
  • Dedektif karakterindeki oyunculuk pek doğal değildi biraz eğreti duruyordu.
  • Filmin hikaye derinliği çok kuvvetli değil.

Keşif

  • Kat’ın ergenlik dönemi davranış ve tavırları bana “Genç ve Güzel” (Yönetmen: François Ozon) filmindeki Isabelle (Marine Vacth) karakterini hatırlattı.
  • Eve karakterini hem sima hem de tavır anlamında “Mavi Kadife” (Yönetmen: David Lynch) filmindeki Dorothy Vallens (Isabella Rossellini) karakterine benzettim.
  • Kat’ın çocukluk dönemine dair sahneleri sempatikti.

Öylesine

  • Beyaz bir kuştu gönlüm
    Elimden uçtu annem”

Çocukluk

image

Filmin Künyesi:

ÇOCUKLUK | BOYHOOD | Yönetmen:  Richard Linklater  / Oyuncular:  Patricia Arquette (Anne), Ethan Hawk (Baba), Ellar Coltrane (Mason), Lorelei Linklater (Samantha), Marco Perella (Profesör Bill Welbrock), Evie Thompson (Jill), Brad Hawkins (Jim), Jenni Tooley (Annie) / ABD / 2014 / Renkli / 162´

Sinopsis:

Çığır açan bir büyüme öyküsü, film çekimi alanında bir deney, bir tür video-günlük ve bir aile albümü… Çocukluk, 2002’den 2014’e, 12 yıllık bir sürede geçen, aynı oyuncuları bu 12 yıl boyunca izleyen, oyuncuları da film boyunca yaşlanan, senaryosu çekim süresi sırasında hem de oyuncuların müdahalesiyle yazılan çok özel bir film. Önce Sundance’te prömiyerini yapan, ardından Berlin’de yarışan Çocukluk, yönetmen Richard Linklater’ın tabiriyle “bir oğlanı birinci sınıftan 12. sınıfa kadar izleyen ve üniversiteye gidişiyle biten, anne-baba ile çocuk arasındaki ilişkinin öyküsü”, Ethan Hawke’a göre ise “kapsamıyla Tolstoyvari bir film”

Artılar

  • Filmdeki oyunculukları oldukça başarılı buldum.
  • Filmin son sahnesi oldukça güzeldi
  • Filmin büyümeyi bizim içimize de sindire sindire işleyişini başarılı buldum.
  • Diyalogları başarılı buldum.

Eksiler

  • Filmin süresi biraz uzun gibi. Eee ne de olsa büyümek kolay değil 🙂
  • Mason ve Sam’ın Profesör üvey babalarından ayrıldıktan sonra daha önce iyi geçindikleri üvey kardeşleri ile bağlarının tamamen kesilmiş gösterilmesini biraz garip karşıladım.
  • 12 yıla yayılmış olan çekim sürecinin yönetmenin zihninde kurduğu ilk film tasarımına olumsuz yönde etki ettiğini düşünüyorum. Geçen süre zarfında yönetmenin o en baştaki düşünce ve hissiyatı aynı ölçüde devam ettirmesi zor diye düşünüyorum.

Keşif

  • Filmden aklımda kalan güzel bir replik: “An bizi yakalıyor”
  • 12 yıllık bir film olması hali ile tarihe tanıklık eden bir belgesel özelliği de taşıyor. 11 Eylül saldırısı, Irak Savaşı, Bush-Obama seçimi, Harry Potter filmleri vb.
  • Mason ve Sam’ın üvey baba adayları arttıkça biyolojik babaları ile olan ilişkileri daha da kuvvetleniyor.
  • Filmin başlarında Sam ve Mason henüz küçükken geçen bir sahne var. Sam ranzasından kalkıp şarkı söylemeye başlıyor ve Mason ile yastık kavgasına tutuşuyorlar. Bu sahneyi o kadar içten ve hayattan buldum ki.

Öylesine

  • “Büyüdüm büyüdüm Mason’la büyüdüm. Kadrajlar bize dardı Mason’la büyüdüm.”
  • “Mason Yüzlüm”
  • “Masum Yüzlü Mason”
  • Mason üniversite için evden ayrılırken annesi ona şöyle seslense nasıl olurdu: “Lou lou Mason” 🙂
  • “Büyümekten korksak filmi çekmezdik”

Tanrının Oğlu

image

Filmin Künyesi:

TANRININ OĞLU | CHILD OF GOD | Yönetmen:  James Franco  / Oyuncular:  James Franco (Jerry), Scott Haze (Lester Ballard), Tim Blake Nelson (Sheriff Fate) , Jim Parrack (Deputy Cotton)  / ABD / 2013 / Renkli / 104´

Sinopsis:

On parmağında on marifet, James Franco’nun son uzun metrajlı çalışması Tanrının Oğlu, (The Counselor ve No Country for Old Men / İhtiyarlara Yer Yok’un da yazarı olan) Cormac McCarthy’nin bir romanından uyarlanmış. Son derece güçlü ve zeki bir dille sinemaya uyarlanan öykü, 1960’lı yıllarda Amerika’nın Tennessee eyaletindeki dağlık Sevier bölgesinin karanlığını günümüze taşıyor. Sert bir öykü; kahramanı Lester Ballard, mal mülk nedir bilmeyen, düzenin dışına itilmiş, vahşi bir adam. Dünyevi bağları da olmadığından, Ballard, suç batağına ve rezilliğe gitgide daha da saplanıyor; zalim bir intikam peşinde tam bir mağara adamına dönüşüyor.

Artılar

  • Scott Haze’nin oyunculuğu başarılı.

Eksiler

  • Kasabalının her şey olup bittikten sonra Lester Ballard’a ders vermeye kalkışması pek anlaşılır değil.
  • Filmin sinemasal dil anlamında pek bir özgün tarafı yok gibi geldi bana.

Keşif

  • Filmdeki “country” havası bana, yönetmenin “Döşeğimde Ölürken” filmini çağrıştırdı.
  • Ölü sevgilisine hediye almak için kasabaya inen Lester’in aldığı hediyelerde renk tercihini kırmızıdan yana kullanmasını kanı ya da ölümü çağrıştırma olarak okuyabilir miyiz diye düşündüm.
  • Lester Ballard’ın sapık tarafı ve yüzündeki o korkunç, tiksindirici hali bana, arabesk filmler döneminden bir Ferdi Tayfur filmi olan “Utanıyorum” (Yönetmen: Melih Gülgen) filmindeki sapık karakter Naci’yi (Fatih Özses) hatırlattı.

Öylesine

  • “Şiddet Çirkini”
  • “Lester İvedik”
  • “Hanzo”

Medealar

image

Filmin Künyesi: MEDEALAR | MEDEAS| MEDEAS | Yönetmen:  Andrea Pallaoro / Oyuncular: Catalina Sandino Moreno (Christina), Brian F. O´Byrne (Ennis), Kevin Alejandro (Noah), Ian Nelson (Micah), Mary Mouser (Ruth), Mary Knight (Jacob), Jake Vaughn (Jonas) / A.B.D / 2013 / Renkli / 97´

Sinopsis:

Medealar, ılık bir yaz akşamında pastoral bir aile portresiyle başlıyor. Zaten, bu aileyi son kez mutlu ve bir arada görüşümüz. Ödüllü sinema ve tiyatro yönetmeni Andrea Pallaoro’nun bu ilk uzun metrajlı filmi, çalışkan ve cesur mandıracı Ennis ile kulağı duymayan karısı Christina’nın, sıkıntıları arttıkça birbirlerinden ve beş çocuklarından adım adım kopuşunu izliyor. Prömiyeri Venedik Film Festivali’nin “Ufuklar”bölümünde yapılan Medealar’da yabancılaşma, samimiyet, tutku, umutsuzluk ve gönül yarasının nasıl algılandığı mercek altına alınıyor.

Artılar

  • Şiirsel bir film olmuş.
  • Bir ilk film olarak bence gayet başarılı.
  • Sahnelerdeki ve görüntülerdeki dinginliği beğendim.
  • Filmde müzik kullanmama tercihini beğendim.
  • Annenin yalnız başına olduğu ve Jacob-Jonas kardeşlerin yalnız oldukları sahneleri özellikle beğendim.

Eksiler

  • Annenin, sevgilisi ile buluşmaya yanlarına çocukları da alıp gitmesi ve onları hemen karavanın dışarısında oynamaya bırakması çok basit bir uygulama gibi geldi bana.
  • Yönetmen ailedeki tüm bireylere özelde yer vermeye çalışmış ama aile kalabalık olunca karakterlerde derinleşme imkanı pek bulamıyoruz.
  • Yaşadıkları köyde/kasabada hiç komşuları ile iletişim halinde görmüyoruz ailemizi. Oysaki çok da dışarıya kapalı bir aile imajı vermiyor gibi geldi bana.

Keşif

  • Film bana bölüm bölüm Hirokazu Koreeda filmlerini hatırlattı. Kalite anlamında onun filmlerinin daha altında şimdilik. Ve daha sakin ilerleyen bir film.
  • Anneyi oynayan Catalina Sandino Moreno’yu sima olarak Bergüzar Korel’e benzettim.
  • Ailemizde bir “Üç Maymun” olayına tanık oluyoruz diye düşünebiliriz. Anne, sağır olduğu için işitemiyor; Baba, zaman zaman gözüne kaçan tozlar nedeniyle olayları net göremiyor; Jacob ise annesinin babasını aldatması ile ilgili konuşamıyor.
  • Ailemizin çiftliği gördüğüm kadarı ile büyük ve çok sayıda hayvan var. Bu kadar işin altından babanın tek başına kalkması garip. Belki de altından kalkamıyor aslında. Annenin hiç çiftlik işlerine yardım etmediğini görüyoruz. Gerçi annede 5 çocuk bir de yolda bekleyen var nasıl yardım etsin orası da ayrı bir konu.
  • Filmin sonunda yemek masasının üzerine konan kuş güzel bir uygulama olmuş. Talihsizlik kuşu ya da anne için talih de olabilir bakış açısına bağlı olarak.

Öylesine

  • “Sağır duymaz aldatır.”
  • Kadın ses etmiyor diye o kadar da çocuk yapılmaz ki 🙂

Sıfır Teorisi

image

Filmin Künyesi:

SIFIR TEORİSİ | THE ZERO THEOREM | THE ZERO THEOREM |  | Yönetmen:  Terry Gilliam / Oyuncular: Christoph Waltz (Qohen Leth), David Thewlis (Joby), Melanie Thierry (Bainsley), Lucas Hedges (Bob), Ben Whishaw (Doctor 3), Peter Stormare (Doctor 2), Tilda Swinton (Dr. Shrink-Rom), Matt Damon (Management) / A.B.D / 2013 / Renkli / 107´

Sinopsis:

“1984 yılında çektiğim Brazil’de, o tarihte dünyadan ne anlıyorsam onun resmini çizmeye çalışmıştım. Sıfır Teorisi’nde de,şuanda dünyadan ne anlıyorsamonu resmetmeye çalıştım.” Gelecekte dünyanın nasıl çarpık bir hale bürüneceğini hakkıyla filme çekecek bir yönetmen varsa, olsa olsa Terry Gilliam’dır. Ünlü yönetmen bu filmde, gelecekte Londra’da geçen bir öyküyü anlatıyor: Varoluşsal acılarla kıvranan, sıra dışı bilgisayar dahisi Qohen Leth’in öyküsünü. Elinde “Ben neden varım?” sorusuna yanıt olabilecek gizemli bir proje var. Fakat, cilveli Bainsley ve patronun oğlu Bob’un ziyaretleri Qohen’in yalnızlığını sık sık bozuyor.

Artılar

  • Jenerikte yer alan yazılarda kullanılan formülasyon ibareleri güzeldi.
  • Joby, Bainsley ve Management karakterlerindeki oyunculuklar başarılıydı.

Eksiler

  • Genel anlamda filmi çok beğendiğimi söyleyemeyeceğim.
  • Christoph Waltz bu filmdeki karaktere hiç uymamış.
  • Qohen isminin telaffuzu ile ilgili film boyunca yapılan geyik bana sanki başarısız bir uygulama gibi geldi.
  • Sayısal dünyada yaşayan karakterlerimizin evlerindeki dekorasyonun daha gelişmiş olmasını beklerdim.
  • Geleceğe dair bir hikayenin anlatıldığı bu filmde yeni dünyaya ait örnekler ve hayal gücü daha zengin olabilirdi.

Keşif

  • Filmin büyük çoğunluğunun iç mekanlarda geçmesi kasvetli bir hava yaratmış.
  • Qohen ve Bainsley’in web sitesi üzerinden birbirlerine bağlanıp bir plajda ilişkilerine devam ettikleri sahneler güzeldi.
  • Bir sahnede Qohen ve Bainsley çıplak bir şekilde evrenin boşluğundan savruluyorlar. Bu sahne bana Adem-Havva ikilisini hatırlattı.

Öylesine

  • “Başımıza veri yağacak”.

Sınırsızlar Kulübü

image

7 out of 10 stars (7 / 10)

Filmin Künyesi:

SINIRSIZLAR KULÜBÜ| DALLAS BUYERS CLUB | Yönetmen:  JEAN-MARC VALLÉE / Oyuncular: MATTHEW MCCONAUGHEY (Ron Woodroof), JENNIFER GARNER (Eve), JARED LETO (Rayon), DENIS O’HARE (Dr. Sevard) / A.B.D / 2013 / Renkli / 117´

Sinopsis:

Amerikalı tipik bir kovboy: beyaz, taşralı, ırkçı ve homofobik. Çok yakında bu ‘sempatik’ kişiliğine yeni bir özellik ekleyecek: ilaç kaçakçılığı. AIDS’li olduğunu ve 30 günlük ömrü kaldığını öğrenip büyük bir öfke nöbeti geçirdikten sonra, bize bir adamı neyin ‘iyi’ yaptığını göstermek üzere harekete geçiyor. FDA (Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi) onaylı ilaçların hastalıkla savaşta etkisiz kaldıklarını anlayınca, internette duyduğu etkili ama yasak ilaçları edinmek üzere Meksika’ya yola çıkıyor. 80’lerden bahsediyoruz. AIDS sendromunun en yüksek olduğu, AIDS’li insanları dışlamanın meşru olduğu dönemler… Doktorların ve ilaç şirketlerinin hastaların yaşamı pahasına korkunç paralar kazandıkları dönemler… Fondaki gerçeklik buyken, bizim adamımız Dallas’ta bir satış noktası kuruyor: Sınırsızlar Kulübü. Kendisiyle aynı durumdaki yüzlerce insana ilaç temin ediyor. Drama ve sosyal eleştiriyi maharetle birleştiren etkileyici bir gerçek hayat hikâyesi… Merkezinde de sevgiyle nefret edilesi, nefretle sevilesi bir anti-kahraman.

Artılar

  • Ron rolünde Matthew Mcconaughey’in oyunculuğu başarılı.
  • Ron’un Eve’ye çiçek olarak annesinin çiçekle ilgili yaptığı bir tabloyu hediye etmesi iyi bir uygulama olmuş.

Eksiler

  • Ron’un kendi evinde (öyle zannediyorum) ortalığın altını üstüne getirerek para aradığı sahne çok anlamlı gelmedi bana.
  • Ron’un hastaneye gelip Rayon’un öldüğünü öğrendiği sahnede odadan çıkar çıkmaz hemşirenin aniden güvenliğe haber vermesi şeklindeki tepkiyi garip karşıladım açıkçası.
  • Eve ve Sevard karakterleri “İyi Doktor, Kötü Doktor” formunda sunulmaya çalışılmış ama tam hakkı verilememiş sanki.
  • Ron’un AIDS olduğunu öğrendikten sonra yakın arkadaş çevresiyle çok çabuk kopmasına ilişkin biraz daha dayanak sunulabilirdi.

Keşif

  • Rayon karakteri nedense bana “Kabadayı” (Yönetmen: Ömer Vargı) filmindeki “Sürmeli” (Rasim Öztekin) karakterini hatırlattı. Ron’da da biraz “Devran”lık (Kenan İmirzalioğlu) yok değil hani.
  • Ron’un bir sahnede kendini ve Rayon’u “Bonnie ve Clyde” çiftine benzetmesi güzeldi.
  • Filmin başlarında Ron’un eşcinsellere olan negatif yaklaşımının, Rayon ile geliştirdiği iş ve arkadaşlık ilişkileri ile pozitife dönmesi iyi bir çatışma zemini sağlamış.
  • Ron’un FDA’ya karşı yapmış olduğu kampanya ve verdiği savaş bana “Milk” (Yönetmen: Gus Van Sant) filmini ve oradaki başkarakter “Harvey Milk”in (Sean Penn) eşcinsellerin hakları için verdiği mücadeleyi hatırlattı.

Öylesine

  • “Çare Woodroof”.
  • “Hapını Seven Kovboy”.

Caniler Avcısı

image

Filmin Künyesi:

CANİLER AVCISI | THE NIGHT OF THE HUNTER | Yönetmen:  CHARLES LAUGHTON / Oyuncular: ROBERT MITCHUM (Harry Powell), SHELLEY WINTERS (Willa Harper), LILLIAN GISH (Rachel Cooper), JAMES GLEASON (Birdie Steptoe) / A.B.D / 1955 / Siyah-Beyaz / 93´

Sinopsis:

Kusursuz sinematografisiyle ve beyazperdenin gördüğü en sıradışı kötü karakterlerden biriyle Lynch’ten Scorsese’ye, Malick’ten Coen Kardeşler’e kadar sayısız yönetmeni etkilemiş unutulmaz bir klasik… Tek bir filmden oluşan bir yönetmenlik kariyeri için daha iyisi tahayyül edilebilir mi? Tuhaf ama gerçek: İngiliz aktör Charles Laughton ilk ve son yönetmenlik denemesi olan Caniler Avcısı’ndan sonra bir daha yönetmenlik koltuğuna oturmadı. Bu gotik peri masalı sadece en iyi ilk filmlerden biri değil, sinema tarihinin en usta işi filmlerinden biri aynı zamanda. Alman Dışavurumculuğu ilhamlı anlatımıyla düşsel bir atmosfer kuran filmde Robert Mitchum bir elinin parmaklarında NEFRET, diğerininkilerde SEVGİ yazan psikopat bir vaiz rolünde karşımıza çıkar. Banka soyup hapse düşmüş bir adamın sakladığı paranın peşine düşer. Daha doğrusu paranın yerini öğrenmek için ailesinin ve paranın yerini bilen iki küçük çocuğunun peşine. Film son derece güçlü imgeler yaratır; iyilik/sevgi ve kötülük/nefret arasındaki savaşın modern toplum üzerinden bir alegorisine dönüşür. Esasında bir masal iskeletine ve çocukların bakış açısına sahiptir. Yetişkinlerin yozlaşmış, hırs dolu dünyası çocukların dünyasına bir karabasan gibi çöker. İnanç ve aile mefhumu bu karabasanın hortladığı yerlerdir. (Alkan Avcıoğlu).

Artılar

  • Vaiz Harry rolünde Robert Mitchum’un oyunculuğu oldukça başarılı.
  • Willa Harper rolünde Shelley Winters’in oyunculuğu başarılı.
  • Willa ile evlenen Vaiz’in ilk gecelerine ilişkin çekilen sahneyi beğendim. Bu sahnede Vaiz’in tepelerindeki parlak ışığı açarak Willa’yı önce bir zanlı/şüpheli konumuna itmesini sonra da ruhani/manevi sözler ile Willa’yı ‘aydınlattığını’ görüyoruz.
  • Birdie Amca’nın nehrin dibinde Willa’nın cesedi ile karşılaştığı sahne iyi çekilmiş.

Eksiler

  • Çocuk karakterlerden John Harper’ı canlandıran Billy Chapin’in oyunculuğu vasatın altındaydı.
  • Gerilim sahnelerinde kullanılan müziklerin tema ile çok örtüşmediğini düşünüyorum.
  • Birdie Amca’nın Willa’nın ölümünden kendisinin sorumlu tutulacağına dair endişe duyması ve korkması pek inandırıcı gelmedi bana.

Keşif

  • Vaiz Harry’nin  bir elindeki parmaklarında “HATE” (NEFRET) diğerinde ise “LOVE” (SEVGİ) yazmasını birçok açıdan anlamlı buldum. Vaiz’in hem kötü hem de iyi yanını temsil ediyor. Yanında taşıdığı bıçak/çakı kapalı iken karakterimiz “LOVE” duygusunu temsil edilirken; açıldığında birden “HATE” duygusunun temsiline geçiveriyor. Çocuklar ile yalnız değilken “LOVE” laşırken; onlarla yalnız kaldığında adeta“HATE” leşiyor.
  • John ve Pearl’ün kulübede Vaiz’den saklandıkları sahnede, gecenin karanlığında kamera bize at üstünde ilerleyen Vaiz’i önce uzaktan (LOVE) sonra ise yakından (HATE) göstermektedir.
  • John ve Pearl nehirde kayıkla kaçarlarken yönetmen, kamerasını zaman zaman doğadaki hayvanlara çevirmektedir. Bu görüntüler zihnimde “Jin” (Yönetmen: Reha Erdem) filminde Jin’in (Deniz Hasgüler) kaçışı sırasında hayvanlara rasgeldiği sahneleri çağrıştırdı.

Öylesine

  • Bulunamadı.

Akşamdan Kalanlar

image

Filmin Künyesi:

AKŞAMDAN KALANLAR | DRINKING BUDDIES  | Yönetmen:  JOE SWANBERG / Oyuncular: OLIVIA WILDE (Kate), JAKE JOHNSON (Luke), ANNA KENDRICK (Jill), RON LIVINGSTON (Chris) / A.B.D / 2013 / Renkli / 90´

Sinopsis:

Birkaç sene öncesine kadar eleştirmenler Joe Swanberg’le ne yapacaklarını bilemiyorlardı. Amerikalı gençlerin aşk, iş, arkadaşlık, cinsellik, sanat gibihayat dertlerini konu aldığı düşük bütçeli filmleri bazıları tarafından amatörce ve kendi dünyasına fazlasıyla gömülmüş olmakla itham ediliyordu.Bazılarıysa Swanberg’e daha cömert davrandılar ve onda Çehovyen bir damar buldular. !f İstanbul’da geçen sene gösterdiğimiz Gökteki Tüm Işıklar’ınardından yönetmenin ilk büyük bütçeli filmi Akşamdan Kalanlar tüm bu şüpheleri ortadan kaldıracak. Butik bir bira fabrikasında çalışan, 30’larınayeni girmiş biri kadın diğeri erkek iki arkadaşın birbirleriyle yakınlaşmalarının hikâyesinde, hem günümüz Amerikan gençliğine dair bir şeylergöreceğiz, hem de bol bol bira tadacağız. Olivia Wilde ve Jake Johnson arkadaşlık ve sevgililiğin sınırında ip cambazlığı yaparken kafamız bir hoş olacak; sinemadan çıkarken akşamdan kalmış gibi kendimize şunu soracağız: “Az önce bir şey oldu, ama ne oldu?”

Artılar

  • Jake Johnson ve Olivia Wilde’in oyunculukları ortalamanın üzerinde.

Eksiler

  • Film odak noktasına aldığı hikayeden maalesef iyi bir ürün ortaya çıkaramıyor.
  • Hafta sonu etkinliğinde iki çiftimizin birbirlerinin eşleri ile vakit geçirmeye çalışmaları için yazılmış sahneler sanki biraz zorlama olmuş.
  • Kate’in Chris’ten değil de aslında Chris’in Kate’den ayrıldığını, yönetmenin sonraki bir sahne ile bizlere göstermesine pek gerek yoktu çünkü daha önceki süreçten böyle olduğunu büyük oranda tahmin etmiştik.
  • Türkçe çeviriden dolayı mı kaynaklandı bilemedim ama diyaloglar çok zayıf geldi bana.

Keşif

  • Dağınık ve paspal Kate’in, evini taşıması sırasında kanepesindeki çivinin elini yaralaması manidar.

Öylesine

  • Bulunamadı.